Suskudaki Dalgalanmalar……

 

-1-

 

       Cama vuran rüzgarın ıslak sesiyle araladı gözlerini.

       Kesik aralıklarla cama çarpan tanelerin kısık sesleri, gök gürültüsünün kalabalığında, camda dikine izler bırakarak teker teker kaybolup gidiyordu.

       Başını yastığın altına gömdü.   

       Önce fark etmemişti ama sonra başını önce yastığın, sonra yorganın arasından çıkartıp cama doğru baktı, gözlerini ovuşturdu ve yeniden dikkatlice baktı. İri yağmur damlaları güneş ışığında parlayarak beyaz inci taneleri gibi aceleyle düşüyorlardı, gülümsedi kendi kendine ve tıpkı annesinin kokusunu, sobada ızgara hamsiyi, köpeğini özlediği gibi; çocukluğunda toprak yolların hemen kıyısından akan ince yağmur sularında yüzdürmeye çalıştığı kâğıttan gemileri anımsadı. Yastığı dikleştirip doğruldu yatağında, komidinin üzerindeki sigara paketine uzandı ve bir tane yaktı. Dumanı derin derin çekti içine ve pencereyi kaplayacak şekilde üfledi çektiği derinlikten, inci taneleri hafif puslu havanın içinden düşüyorlardı şimdi, bunu birkaç kez tekrarladı. Her yağmurda gemilerini yüzdürmeye çalışırken üstü başı çamur içinde kalırdı ve annesi bu durumdan yorulmuştu.

       İnci tanelerine uzanıp dokunmak istedi, pusların arasından.

       Yapamadı.

       Yıllardır uyanmak için herhangi bir araç kullanmamıştı, ne çalar saat ne de başka bir şey; sabahları kendiliğinden uyanmayı severdi, genelde hep bir rüya ile açardı gözlerini, anımsamaya çalışırdı bir süre ama hiç bir zaman ne detaylarını, ne de sonlarını anımsayamazdı. Eksikti rüyaları, sonsuzdular. Başlangıçları kendi hayatından şeylerdi, çok bildik tanıdık, izlerini hala taşıdığı şeyler, ama onları başkaları yaşardı rüyalarında; Acısını çekmek ise her defasında,  yine ona düşerdi. İzleyici veya anlatıcı olurdu genelde rüyalarında; yaşayan olsa yani yine başrolü oynayabilse, paralel evrenlere inanmaya başlayacaktı hiç düşünmeden; o kadar gerçekti her şey.

        Oynamaktan hiç hoşlanmadığı oyunlar gibiydi rüyaları.

        Yeniden yeniden ebe yapıldığı oyunlar.

        Bu yüzden uyumayı hiç sevmezdi aslında.

        Gözleri ağırlaşmaya başladı yeniden, direnemediği bir ağırlıktı bu, yenildi ve içi geçti..     

        Beynindeki düşün hareketlerini, gidip gelmeleri hissediyor ancak ne bunları durdurabiliyor nede gözlerini açabiliyordu. Sağ elinin parmakları arasında sıcaklığı fark ettiğinde, zorlanarakta olsa uzanıp söndürdü sigarasını.

        Yorgana sarılıp çok sarsmayan ince bir titremeyle dizlerini karnına doğru çekerek kıvrıldı.

        Kar tanelerine benziyordu buralarda yağmur damlaları.

        Ama kar yağmıyordu ve soba da yoktu.

        Hem gökyüzü hem yeryüzü maviydi.

        Sessiz, dingin ve yalnızdı buralar; sıcak bir yalnızlığı vardı.

 

-2-

 

         Güneş, özensiz bir şekilde kapatılmış perdelerin aralıklarından kadının tam gözlerine vuruyordu, bir süre direndikten sonra yavaşça kalkıp perdeleri açtı, ardından camı açıp derin bir nefes aldı. Dışarıda hafif serin bir rüzgar esiyordu, gözlerini kapatıp yüzünü, saçlarını rüzgara bıraktı. Bir süre öylece kaldı. Rüzgar odanın içerisine doluyordu, saçlarıyla beraber sabahlığının eteği de savruldu. Sabahlığın altındaki çıplak beyaz bedeni ürperdi,  gerildi titremeye başladı, gücünü toplayabilmek için kendine telkinler yollamayı denedi, ne sesi çıkıyordu ne de düşüncelerini odaklayabiliyordu, eli pencerenin kolunda, gözleri sımsıkı kapalı, dişleri neredeyse kırılacak şekilde birbirine vuruyorken zor da olsa kapattı pencereyi.

        Tül perde başında sanki bir duvak gibi kalmıştı.

        Kımıldamamalıydı.

        Gözlerini yavaşça açıp bekledi.

        Önce dişleri normale döndü, ardından vücudu gevşedi, geçen sürede ne kadar yorulduğunu fark etti, geriye dönüp yatağının kenarına oturdu, sabahlığını toparlayarak bacaklarını, göğüslerini kapattı.   

        Boğazının kuruduğunu hissederek, elini göğsüne dayayıp boğazını temizlemeye çalıştı, gözlerini hafifçe araladı ve pikeye sıkıca sarılarak biraz daha bekledi ve kendini yatağa bıraktı.

        Annesine sarılır gibi kucaklayıp çekti yastığını koynuna.

 

-3-

 

        Ellili yaşlara henüz başlamıştı.

        Kanı yıllar var ki deli deli akmıyordu adamın, akması içinde bir nedeni yoktu.

        Yaklaşık bir yıl kadar önce emekli olmuş ve ilk gördüğü günden bu yana kendini ait hissettiği İzmir’e yerleşmişti.

        Oldukça kilo almış, saçları ağarmış, hafiften seyrelmiş ve sakalları tümüyle beyazlamıştı. Kendinden pek hoşlanmıyordu, aynaya her bakışında başka bir şey görmeyi istiyor ama olmuyordu, kaçamıyordu geldiği noktadan, aynalardan olabildiğince uzak duruyordu.

        Tüm bunlara rağmen, sokağa çıktığında insanların bakışları, geçtikten sonra geriye dönüp ona bakmaları, bakışlarındaki o merak, görüntüsünü değiştirmesine engel oluyordu. Kendinden, görüntüsünden nefret etmesine karşın bir biçimde zevk de alıyordu bundan.

        İzmir’in denize kıyısı olan, yakın bir ilçesinden bir ev satın almış; saçlarını uzatmış ve sağ kulağına küçük inci bir küpe takmıştı.

        Aklından geçirip, düşleyip de yapamayacağını düşündüğü her şeyi yapmaya başlamıştı. Bu bazen ona çok komik geliyor, kendine sessizce gülüyor ve dalga geçiyordu kendisiyle.

        Her sabah sahil boyunca yürüyor, gündüzleri kitap okuyor, akşamları da ya alışkanlık haline getirdiği o küçük meyhaneye gidip, ege otlarından oluşan tabağını söyleyip rakısını içiyor yada oltasını atıp saatlerce kıyıda bekliyordu.

         İzmir’e gelirken yanında ne bir eşya, nede giysi getirmişti, ev işini halletmek için uğraştığı dokuz gün boyunca hep aynı giysiler üzerindeydi ve bundan sıkılmıştı.

         Hemen o gün, giyecek bir şeyler almak için Kemeraltı’na gitmiş ve açık mavi bir kotla bir tişört giyip denemişti. O kadar hoşuna gitmişti ki bu giysiler, her ikisinden de altışar tane satın aldı.

        Artık bir tarzı vardı ve hep aynı şeyleri giyiyordu, o dokuz günde aynı elbiseleri giymekten sıkıldığını bir daha hiç anımsamadı.

 

-4-

 

         Aynaya baktığında yara izi, sanki çok daha derinmiş gibi duruyordu. Gözlerinden süzülen yaşlar kadının yüzünün kıvrımlarından geçip dudaklarının kıyısına gelip tam birleşme noktasından yüreğine sızıyordu.

         Böyle mi olmalıydı dedi kendi kendine.

         Böyle mi olmalıydı…….

         Ellerini kapattı yüzüne…….

         Neyse ki suçlayacak insanlar vardı ve bu anlardan ancak onlarla sıyrılabiliyordu. Şimdi yine birer birer geçmeye başladılar parmaklarının arasından. Yüzleri hep aynıydı; bedenleri de. Hiç gülmüyorlardı ve gözlerinde hep nefret ettiği o şehvet dolu bakışlar vardı. O bakışlara her rastladığında yarası yeniden yeniden sancıyor ve bu hiç değişmiyordu.

         Parmaklarının arasından gözlerini açmaya çalıştı; beceremedi. Önce ilki takıldı kirpiklerine, sonra ikincisi, üçüncüsü, dördüncüsü ve diğerleri.

         Sırıtıyorlardı…

         Saçlarının öne dökülen kısmı, elleriyle gözlerinin arasında kalmıştı ve gözlerine giriyordu. Makasın nerede olduğunu düşündü, en son anımsadığı yatak odasında, o sanki çok eskiymiş görüntüsü verilen şifonyerin üst çekmecedeydi. Çok uzaktı, hemen kapının arkasında yani, zor geldi, gitmek istemedi. Saçlarını seviyordu.

         Gözlerini sıkıca kapatıp ellerini saçlarına götürüp parmaklarının arasına alarak kulaklarının arkasına doğru attı. Sonra, banyo tezgahının üzerindeki temizlik ve makyaj malzemelerine dokunarak anlamaya çalıştı. 

         Yara izi yüzünün sağ tarafında, gözünün hemen arkasından başlayıp; sağ kulak memesine doğru devam ediyordu. Oldukça derindi. Onu kapatabilmek için tam bir kozmetik manyağı olmuştu. Yenilikleri takip ediyor ve hemen satın alıyordu. Doktoru, küçük bir operasyonla halledebileceğini söylemesine rağmen bunu istememişti. Hem yok olsun istiyordu, hem de her gece ve her sabah ona gereksinim duyuyordu.

         Sabah uyandığında ilk işi aynanın karşısında onunla sohbet etmek oluyor ve arkasından, her türlü aksesuarı, makyaj malzemesini kullanarak, onu inatla ve dikkatlice kapatıp fön makinesini kullanarak saçlarını üzerine indiriyordu. Akşam olduğunda da daha doğrusu gece, yatma zamanı yani, banyoya girip yüzündeki her şeyi silip, yine dakikalarca aynanın karşısında ona bakıyordu.

    

-5-

 

           Adamın satın aldığı ev, tek katlı önünde küçük bir bahçesi olan, körfezi tepeden gören beyaz badanalı bir evdi. Sadece ön ve yan cephelerinde pencere vardı.

          İki odası, küçük bir salonu vardı. Mutfağı denizi gören taraftaydı ve büyükçe bir penceresi vardı. Aldığı ilk eşya bu pencerenin önüne koyduğu tümüyle masif, koyu kahverengi tonda bir masa ve iki sandalyeydi.

         Daha evi ilk gördüğünde burada içeceği rakıları planlamış ve hemen ayak başı bir çilingir sofrası kurmuştu, emlakçıya sezdirmeden.

         Banyo ve tuvalet aynı yerde küçük ama işlevseldi. Çatıda güneş enerjisi panelleri vardı ve sıcak su hiçbir zaman sorun olmuyordu.

         Evin ön kısmında yine körfezi gören tarafta, balkon işlevi gören, küçük beton bir veranda vardı ve etrafında da pembe ve kırmızı sardunyalardan oluşan bir çit. Sardunyalar onun yaşadığı yerlerdekilerden çok farklıydı, çok daha fazla büyük ve çok daha fazla çiçekliydiler, sardunyalara dokunduğunda ellerine bıraktıkları o ekşimsi pek de tanımlayamadığı kokuyu çok severdi ve her sabah yüzünü o kokuyla yıkardı.

         Bahçede, bir tane incir, bir kiraz, bir elma ve iki tanede dut ağacı vardı. Evin arka iki köşesinde yan yana dikilmiş boru çiçekleri ve verandanın deniz tarafındaki köşesinde de, ev tarafına gerilen ip üzerinden aşağıya doğru sarkarak çatıya doğru uzayan mor salkımlar vardı, bu arada çatıyı da aktarması gerekiyordu.

        Kapı ve pencere doğramaları ahşaptı ve çok yıpranmışlardı. Önce dış cepheyi onarttı ve uzun süre dayanaklı, suya karşı dirençli bir boya ile kendisi boyadı. Yeni boyayı sürdükçe aslında eski boyanın beyazdan ne kadar uzaklaştığını fark ediyordu.

        Bittiğinde evin karşısına geçti ve uzun uzun baktı. Bu eve, onu İzmir’e atan o ruh gerekiyordu.

        Eksikti ev.

        Hemen ilçeye, daha önce de alışveriş yaptığı hırdavatçıya gitti. Çabuk kuruyan ahşap dolgusu, koruyucusu, kağıt bant, zımpara ve bir galon mavi ahşap boyası aldı. Çıkışta markete uğrayıp rakı ve İzmir tulumu almayı da ihmal etmedi. Ekmek reyonu önünde uzunca bekledi ama hiçbir şey almadı. Göbeğinden kurtulmak istiyordu.

         Eve döndüğünde saat akşama yaklaşmıştı. Hemen bir kadeh rakı koydu ve küçük bir tabağa İzmir tulumunu. Mutfak için aldığı masa ve sandalyelerden birini verandaya çıkarıp verandanın eve en uzak olan noktasına yerleştirdi. Sırtını körfeze verip, yüzü eve dönük şekilde oturdu. Kadehinden bir yudum aldı ve birazda peynir.

        Kadehi bitene kadar evi izledi.

        İçinde daha önce hiç yaşamadığı heyecanlar vardı.

 

-6-

 

         O sabah banyodan çıktığında kadın onu yalnız bir günün beklediğini biliyordu. Yara izini kapatmış diğer kısımlara hafif bir makyaj yaparak giyinmişti. Saate baktığında sabah kavramı sıyrılıp gitti düşüncelerinin arasından. Kuzguncuğun üst kısımlarındaydı evleri, iki katlı ahşap eski bir Rum eviydi ve kirası çok yüksekti.

         Evden çıktı ve yokuş aşağı inmeye başladı, sahile yaklaştığında sol taraftaki fırından bir tane simit aldı ve yanındaki bakkaldan üç tane üçgen peynir. Dikkatlice karşıya geçip Çınaraltı’nda, boğaza en yakın olup ve boğaza dönük olan banka doğru ilerledi. Her zaman oturduğu banktı o. Ancak bank doluydu. Yakın bir köşeye oturup beklemeye başladı, çay servisi yapan garson yanına hiç uğramadı. Yaklaşık yarım saat kadar bekledikten sonra onun bankında oturan adamın kalktığını görüp hemen oraya doğru yöneldi. Aceleyle oturdu, derin bir nefes alıp boğazını temizlemeye vakit bulamadan çaycı tepesindeydi.

         Simit ve peyniri yanına bıraktı, çayı aldı. Çantasını açıp bir sigara çıkardı ve yaktı. Derin derin çekerek çayıyla birlikte sigarasını içti. Bardağın bittiğini gören çaycı hemen ocağa yönelmişti, onun çay içme tarzını biliyordu, bankın üzerine yenisini koydu ve gitti.

         Simidi çıkartıp, üç eşit parçaya böldü, peynirleri açıp her birini bir simit parçasının içerisine yerleştirerek yaydı çayını aldı. Uzun çiğnemelerle kahvaltısına başladı; her bir parça için bir bardak çay gelecekti. Sabah kalktığında pencerede rastladığı onu geren rüzgar, biraz daha ılımış olsa da devam ediyordu.

         Çay içini ısıtmıştı.

        Tekneler, vapurlar, martılar, boğaz kokusu her şey tamamdı, kendine bir tebessüm armağan ederek gelen çayla ikinci parçaya başladı.

       Her zamanki görüntüden eksik olan parça ise birazdan tamamlandı. Elinde çayı ve sigarasıyla muhtemelen yakın zamanda istanbul’a gelmiş olan kirli sakallı, kemer tokası Osmanlı tuğrasından, dar tişörtlü, düşük belli ve bacak arası yere oldukça yakın kot pantolonuyla yağız bir delikanlı, boğazı sağ omzuna almış, eli çenesinde kırkbeş derece olarak konumlanmış bir şekilde göz süzüyordu.

        Bacaklarını biraz açarak rüzgardan daha fazla yararlanmaya çalıştı.

        Üçüncü parça da bitmişti. Yeniden çantasına uzanıp bir sigara çıkardı, çay yanına, bankın üzerine bırakılmıştı bile.

        Saat oldukça ilerlemişti, son çayını da bitirdikten sonra toparlanarak kalktı. İskele çeşmesinden yüzünü hafifçe ıslatarak eve doğru yürümeye başladı.

        Sonbaharın henüz başlarıydı, arkadaşı bir hafta on günlük bir süre için yurt dışına çıkacaktı. Bir süredir bunu çok sık yapmaya başlamıştı ve onun gittiği zamanlarda inanılmaz canı sıkılıyordu. Yaklaşık altı yıldır birlikte yaşıyorlardı. Başlangıçtaki paylaşımları sonraları ve özellikle de son zamanlarda iyice sığlaşıp alışkanlıklara dönüşmüştü.

        Arkadaşı çok fazla kazanıyordu ve o kazadan sonra onun çalışmasına izin vermemişti. Onunla tanışmadan önceki işini çok sevmesine rağmen tembelliği, onu arkadaşının önerisini kabul etmeye ikna etmişti.

        İçindeki tembelliği seviyordu…

        Hele ki ev kirası ve yaşamak için gerekli olan bedeli karşılamak için çalışmak zorunda olmuyorken.

 

-7-

 

        Adam yerinden kalkıp boş kadehi ve peynir tabağını mutfağa götürüp, döndü.

        Ahşap macunun kapağını açtı spatulasını alıp tüm pencere, pervaz, kapı ve kapı kasalarındaki deforme olmuş yerleri macunlayıp kapattı.

        Oturup dinlendi biraz, kendini çok iyi hissediyor ve işi bir an önce bitirmek istiyordu, zımparaları aldı, ilk yaptığı yerden başlayarak bir çırpıda tüm macunlanmış yerleri zımparalayarak düzeltti, sonra bir bez alıp hepsini sildi.

        Güneş yavaş yavaş çekiliyordu ve şimdi her şey çok daha kolay görünüyordu.

        Kağıt bandı alıp tüm pencere camlarının doğramalarla birleştiği bölümlerinin cam kısımlarını kapattı. Koruyucunun kapağını açtı, bahçeden bulduğu temiz bir çubukla iyice karıştırıp, fırçayı eline aldı. Bitirdiğinde hava kararmaya başlamıştı bile, hemen boyayı hazırladı. Büyük bir hızla boyayı da bitirdi. Yorulmuştu ama yine de tüm bantları dikkatlice sökmeyi  ihmal etmedi. Kapı ve pencerelerin az olması işi çabuk bitirmesini sağlıyordu.

         Mutfağa giderek rakı kadehini doldurdu ve verandadaki sandalyesine yığılırmışçasına oturdu.

        Rakısından ilk yudumu alırken eve göz ucuyla bir baktı, gördüğü şey karşısında hayretler içinde kalmıştı, gözlerine inanamadı.

        Beyaz ve mavi o kadar güzel durmuştu ki, sanki tümüyle farklı bir ev olmuştu, içinde inanılmaz bir coşku hisseti. Son yudumu alırken başını iyice yukarı kaldırdı ancak bir anda içinde derin bir çöküntü hissetti.

         Ev hala eksikti.

         Saçakların alın tahtaları, yağmur kanallarının altında mavi olmayı bekliyordu.

         Mutfağa gitti, yeni bir kadeh rakı daha doldurdu ve bir dikişte bitirdi.

         Merdivene çıkıp spatula ile alın tahtalarındaki eski boya kalıntılarını ve çapakları kazıdı. Kazıdığı her bölgeyi merdivenin yerini değiştirmeden,  nemli bir bezle  sildi. Alın tahtalarında dolgu gerekmiyordu bu yüzden yaklaşık yarım saat kadar süren bu işi bitirdikten sonra hiç dinlenmeden koruyucunun fırçasını aldı ve tüm evin etrafını çok hızlı bir şekilde dolaştı. Kollarını kaldıracak hali de kalmamıştı, buna rağmen boyayı, boyanın fırçasını alarak yeniden merdivene çıktı ve aynı yönde, yani koruyucuya ilk başladığı noktadan itibaren evin etrafını alın tahtalarını boyayarak yeniden dolaştı.

         Hava iyice kararmıştı. Çok yorulmuş ve hafiften de sendelemeye başlamıştı. Merdivenden dikkatlice indi, banyoya gidip kotunu ve mavi tişörtünü çıkartıp attı. Zorlanarak da olsa elini yüzünü yıkayıp temizlenerek salonun ortasındaki kanepeye uzandı.

 

-8-

 

         Kadının arkadaşı yurt dışına gitmeden önce de, üç gün için Ankara’ya gitmişti ve döndüğünde bir gün kalıp yeniden yola çıkacaktı. Çalıştığı firma onun için araç tahsis etmişti üstelik bu araç şoförlüydü. Buna rağmen o kendisini hava alanına bırakmasını ve dönüşlerde de almasını hep kadından isterdi. Kapılardan içeri onu öpmeden girmez yada çıkmazdı.

         Ama bir süredir dudağının hemen kıyısında o hep alıştığı ıslaklığı hissetmiyordu. Oysa altı yıldır ona, o ıslaklığa o kadar alışmıştı ki “seni seviyorum” u sığdırırdı o minicik öpücüğe.

         Havaalanlarının kapısından içeriye girmesini hiç istemezdi adam, kadının.. Kendisi içeri  girer bir iki adım attıktan sonra dönüp el sallar, yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluşur ve dönüp giderdi.

         Her gidişinde ve gelişinde aynı sahneler yaşanırdı, yine de replikler aynı olmasına karşın rollerdeki mimikler duygusunu yitirmişti. Değişmişti oyun.

         Evin önüne geldiğinde kan ter içindeydi, kapıyı açmakta zorlandı, açılırken ki şu gıcırtıyı bir türlü giderememişlerdi. İçeri girip elindekileri bırakıp, doğruca banyoya gitti  ve bir duş aldı. Bornozuna sarılıp çıktı. Aynaya hiç bakmamıştı, bu akşam bakmak istemiyordu.

         Salona geldiğinde yerlerdeki paketleri gördü, o kadar çok şey almıştı ki bunları ne zaman ve nasıl aldığının hiç farkında bile değildi, pencereye yöneldi hava kararmıştı, geri dönüp paketleri açmaya başladı. Şort, bluz, tişört, bikini, iç çamaşırları, havlu, şal ve bir tanede pantolon vardı. Gülmeye başladı, aradaki kayıp zamanın nerede kaybolduğunun farkına vardı. Ama bu sadece alınan eşyalarda somutlaşıyordu. Gözlerini kapattı ve anımsamaya çalıştı, sadece boşluk vardı. İzler yoktu. Alışveriş fişlerini bulmaya çalıştı çantasından; yoklardı. Sonra poşetlerin içlerine baktı, ceplerine yok yok yok.

        Tekrar banyoya gitti, saçlarını geriye atıp kendine baktı.

        Yara izine baktı uzun uzun ve kapı zilini duydu.

 

-9-

 

         Akşamları hep çok içtiğinden, sabah kalkışları hep farklı olurdu, bazen komşuların horozları bazen mahallenin köpekleri bazen güneş, bazen rüzgar ve bazen de yağmur uyandırırdı onu.

         O sabah ilk kez baş ağrısıyla uyandı adam, salonda çok keskin bir boya kokusu vardı ve güneş neredeyse öğleyi aşmış gibi görünüyordu. Zorlanarak doğruldu, mutfağa gidip o hiç eksik etmediği sodalardan birini açarak bir tam limonu içine sıkıp bir dikişte içti.

         Mutfak masasının üzerindeki paketten bir sigara alıp yaktı. Elektrikli ısıtıcıya su doldurup anahtarını açtı ve demliği boşaltıp temizledi. Hızla kaynayan suyla çayını demleyip banyoya geçti.

         Pantolonu ve tişörtü banyonun ortasında yerde duruyordu, buna bir anlam veremedi. Anımsamaya çalıştı biraz ama yok, ne yaptığına dair hiçbir şey gelmiyordu aklına. Kendine kızmaya başladı, artık bu kadar çok içmemesi gerektiğini biliyordu ancak başladıktan sonra durmayı bir türlü beceremiyordu..

         Pantolon ve tişörtü yerden aldığında üzerlerindeki boyaları görüp kollarındaki ağrının da yardımıyla anımsamaya başladı. Ancak ne yaptığını, ne kadar yaptığını anımsamıyordu. Yerden aldığı giysilerden umut kalmadığını düşündü ve toparlayarak çöp kutusuna attı ve duşun altına girdi.

         Uzun bir duştan sonra bornozuna sarılıp, yatak odasına geçti. Sıradaki kot pantolonu ve mavi tişörtü üzerine geçirip mutfağa döndü. Başının ağrısı biraz hafiflemişti, çayın demine baktı ve kokladı, hala çiğdi, oturmamıştı ama yinede bir bardak doldurup verandaya doğru ilerledi. Dışarı çıktığında, her tarafta boya kutuları fırçalar ve sökülmüş bant toplarıyla karşılaştı.

         Köşedeki masa ve sandalyeyi gördü ve kendine neden onları dışarıda bıraktığını sorarak gidip sandalyeye oturdu, başını kaldırdığında gözlerine inanamadı. Çayı masaya bırakıp hemen ayağa fırlayarak hayretle pencereleri, kapıları ve saçak alın tahtalarını yakından incelemeye ve evin etrafında dolaşmaya başladı,.

         İçini kaplayan coşku inanılmazdı.

         Tekrar masaya döndü, yüzünde kocaman bir tebessüm vardı. “İşte, işte benim evim” dedi, beyaz duvarlar arasındaki mavi pencerelere bakarken.

          Evi artık eksik değildi.

 

-10-

 

          O günde aynı şey oldu, kapıya geldiklerinde arkadaşı uzanıp bir öpücük kondurdu kadının dudağının kıyısına, döndü ve kapıdan girdi.

         İrkildi kupkuruydu dudağının kıyısı;

          Hemen fırladı ve arkasından dış hatlar gidiş terminaline daldı. Adam el sallamak için geri döndüğünde, kadının soluğunu yüzünde hissetti.

         Bir dakika dedi; Bir dakika.

         Adam şaşırmıştı, içinde derin bir ürperti yaşadı.    

         Kadın, “sen yokken ben bir yerlere gideceğim çok sıkıldım” dedi.

        Adam kadının tembelliğini ve birisi onu götürmezse bir yere gitmeyeceğini çok iyi biliyordu. Duraksadı bir süre.

        Kadın“ nereye “ diye soracağını sandı.

        Adam “ peki “ dedi”. Dönüp gitti.

         Kadının içeri girmesinden midir nedir; adam, ilk kez el sallamamıştı ve tebessümünü bırakmamıştı ona. Dudağının kıyısı yanıyordu şimdi kadının. Döndü kapıdan çıktı ve arabasına doğru yürümeye başladı.

        Sorgular kopuk kıpırtılar gibiydi içinde, artık hiçbir şeyi birbirine bağlayamıyordu. Değişen bir şeyler vardı ve bunu çözemiyordu. Çözümsüzlüğün korkusunda boğuluyordu, adımlarını sıklaştırdı. Arabaya geldiğinde ön camdaki ceza makbuzunu gördü; güldü. Makbuzu buruşturup çöpe attı, araba arkadaşının üzerineydi, onu kullanmaktan başka hiçbir şey yapmıyordu, vergileri ödeniyor, bakımları yapılıyor hatta düzenli olarak deposu dolduruluyordu. Gerçi ceza makbuzlarını hep verirdi ona ama bu kez atmak istedi, hatta sadece buruşturup değil de paramparça ederek atmak istedi.

         Arabaya bindi ilk işi camı açmak oldu ve ardından bir sigara yaktı. Alandaki kalabalık sanki ağır çekimde, arkalarında iz bırakarak koşuşturan tanımlayamadığı cisimler gibiydiler. Derin bir nefes çekip camdan dışarıya üfledi, dumanların içerisinden tüm cisimler ona doğru yöneldi. Sanki, elleri ve izleri kırmızıydı, çok eğlendi bununla ve birkaç kez daha tekrarladı; trafik polisi cama eğildiğinde izlerin dişleri de vardı artık.

         Hareket ettiğinde diğer camı da açmıştı, araba hızlandıkça camdan vuran rüzgar onu kendine getirmişti; eve gitmek istemiyordu. Bunu trafik polisi de hissetmişti galiba

“ hanımefendi iyi misiniz” ?  derken.

         Karışıktı bir süredir, şimdi daha da çok karışmıştı. Hayatın tadını çıkartabilmek için paylaştıkları hiçbir şeyi geleneksel olana sıkıştırmamışlardı,  İstanbul buna çok uygun bir kentti ve uzun bir süre bunu başarabilmişlerdi. Ama şimdi ne oluyordu, neden oluyordu?

         İstanbul’da saklanmak kolaydı ama bugün dar geliyordu nedense…

 

-11-

 

          Evin eksiklerini hemen hemen tamamlamıştı adam, ona dışarıdan bakmayı çok seviyordu, artık her akşam rakısını verandanın köşesinde içiyordu, sola döndüğünde körfezin ışıklarla bezeli mavi karanlık görüntüsü, sağa baktığında da mavi pencereli beyaz evi.

          Hemen her akşam hafifte olsa bir rüzgar eserdi, körfez görüntüsü mor salkımın dalları ve çiçekleri arasından gidip gelirdi, minik siyah kedi sürtünerek bacaklarının arasında  dolaşır ve ağzının kenarını ayak bileklerine sürterek gıdıklardı onu.

         Bir sabah kalktığında onu kapısında bulmuştu, yavruydu, çok zayıftı ve sürekli miyavlıyordu. İçi ısındı ona yada acıdı bilmiyordu ama hemen bakkala gidip süt aldı, ısıtıp azıcık soğuttu sonra ve önüne koydu. Artık beraberlerdi.

         Sessizliğe vurup kadehini karanlığa içmek iyi gelirdi ona, biriktirdiği ne varsa çökerdi içerisine, en çok da tanımlayamadığı birikintiler; onda herhangi bir acı, kırık buruk şeyler bırakma şansı bulamayanlar.   

          İlk önce mutfak masa ve sandalyelerini almıştı; kahverengi masif, sonra mutfak dolaplarını açık kahverengiye boyadı, tüm kapakların sağ taraflarına dikey koyu kahverengi şeritler çekti ve kenarları kahverengi deniz kabukları desenleriyle süslenmiş altı kişilik bir yemek takımı aldı; bu arada bir yada iki kişilik yemek takımı olmadığını da öğrenmiş oldu. Birkaç tencere, iki tava, tahta yemek kaşıkları, süzgeç, sarımsak döveceği ve su-çay bardaklarını almayı da unutmadı. Küçük bir buzdolabı ve bulaşık makinesini de aldıktan sonra mutfakla bir sorunun kalmadığını düşüyordu, bir süre daha böyle düşünmeye devam etti.

         Banyoda, evi aldığında var olan dolaplar vardı, onları yüzeylerini düzeltip temizledikten sonra maviye boyadı. Çamaşır makinesini de satın alarak duş kabini ve takımını değiştirdi. Satın aldığı havluları ve diğer malzemeleri yerleştirdi. Banyosu da mavi beyazdı, bunu çok sevdi.

         Salon için, yatak da olabilen bir kanepe, ahşap büyükçe bir kitaplık, küçük bir çalışma masası, büro tipi bir sandalye, bir televizyon, bir dvd oynatıcısı, körfezi gören pencerenin önüne alçak sağlam bir fiskos masası ve etrafına iki berjer koltuk aldı. Salondaki tüm mobilyalar eskitme tarzında boyanmış hafiften yeşile kaçan ağaç damar desenliydiler.

         Yatak odasına ise sadece bir yatak ve orta büyüklükte bir elbise dolabı almıştı.

         Salonundaki pencerelere ve mutfağa perde almamıştı ama yatak odasına, pencere doğraması ile aynı renkte bir perde yaptırdı, sabahları kalktığında onu alt yanlarından toplayarak duvardaki kancalara bağlıyordu,.

         Yatak odası ile aynı büyüklükte olan ikinci oda için ise hiçbir şey yapmadı, o oda bomboştu. Sadece penceresine yatak odasındaki perdenin aynısını yaptırdı. Alt yanlardan fiyonk şeklinde bağlayarak öylece bıraktı.

         Evi birkaç gün boyunca kullandı, her şey iyi gibiydi, istediği gibi basit, kullanışlı ve aitlik hissini yaşatan bir dokuya sahipti. Bir tek mutfakta bir sorun vardı. Ertesi sabah kahvaltı yaparken, gözlerini kapatıp pencereye mavi bir perde yerleştirdi. Hızlıca kahvaltısını bitirip, pencerenin ölçülerini alıp  ilçeye indi. Çok şanslıydı perdecide daha önce yaptırılıp alınmamış yakın ölçülerde mavi bir perde vardı, birkaç santim büyüktü ama bu sorun olmaz diye düşündü. Satın alıp hiç beklemeden getirip taktı yerine. Mutfağın diğer taraflarını görmeden baktı karşısına geçip. Sorun kahverengiydi, evin arkasına dolaşıp boyaları depoladığı yere gitti, hala mavi boya vardı. Boyayı aldı fırçayı temizledi ve mutfağa geldi. Yerleri tümüyle gazeteyle örttükten sonra tüm ahşap yüzeyleri maviye boyadı.

 

-12-

 

          Kadın havaalanından uzaklaşmaya başlamıştı, kentin kalabalığı iyice yoğunlaşmıştı, sigarasını arabanın penceresinden attıktan sonra iki camı da kapattı, radyoya uzandı. Haberler vardı radyoda, zaten yeteri kadar gergindi ve daha fazlasına ihtiyacı yoktu; hem de, o duymaktan nefret ettiği politikacı avazı çıktığı kadar bağırarak bir şeyler anlatıyordu, hemen kanalı değiştirdi, biçimlendirilmiş bu güncel onu çok yoruyordu, saat başı olmalıydı, müzik bulabilmek için oldukça uğraştıktan sonra nihayet bir kanala rastladı, İlhan İrem’in o müthiş şarkısı vardı şimdi kulağında. Aslında İlhan İrem’e çok rastlamıyordu yaş grubu ama babasının plak arşivinde kırkbeşliği vardı bu parçanın. O kadar çok dinlemişti ki bu şarkıyı o cızırtılı pikaptan “konuşamıyorum konuşamıyorum konuşamıyorum”.    

          Şarkıya eşlik ederek sahil yolundan sağa Tekirdağ yönüne döndü, arabanın klimasını açtı ve sürmeye devam etti.

         Uzun süre gittikten sonra, yorulduğunu hissederek arabayı sağa çekip park etti, arabadan indi ve boğazın kıyısına doğru ilerlerken bir taksinin korna sesiyle irkildi, neredeyse eziliyordu. Tekrar geri döndü derin bir nefes aldı ve toparlanmak için çaba sarf etti. Arabalar ve trafikteki oluşan ani olaylar onu fena halde dağıtıyordu.

          Boğazı daha önce hiç böyle görmemişti, sessizdi ve her şeyden önce martılar haykırmıyordu, vapur sesleri, araba sesleri kentin gürültüsü çekilmişti sanki.

          Sanki herkes terk etmişti İstanbul’u ve ona bırakmışlardı.

          Karşıya geçmeyi başarıp bir banka oturdu, biraz ilerde orta boy tekneler yan yana dizilmiş bekliyorlar ve arabalar teknelerin içerisine girip kalıyorlardı, pek anlam veremedi buna, daha önce hiç görmemişti burayı ve bu tekneleri. İçine daldığı düşüncelerinden sıyrılıp çevresine göz gezdirdi, sesleri duymaya çalıştı…

          Neredeyse hiç ses duymuyordu, birden kendini kötü hissetti ve ağzının kuruduğunu fark edip su alabileceği bir yerler bulmaya çalıştı. Teknelerin olduğu yöne doğru yürümeye başladı.

          İskelenin başında ve yola daha yakın kısmında bir büfe gördü ve oraya doğru ilerledi. İskelenin giriş kısmına geldiğinde o kocaman tabela dikkatini çekti, Eceabat-    Çanakkale feribot saatleri diye yazıyordu.

          Bir an duraksadı, saatine baktı arkadaşının uçağı kalkalı tam beş saat olmuştu. Şaşkınlıkla ve ne yapacağını bilemeden dondu kaldı, Eceabat’taydı ve bu konuda hiçbir fikri yoktu.

          Şaşkınlıkla büfeye yürüdü, bir şişe su aldı ve tabelanın önüne döndü, on dakika sonra kalkacaktı feribot. Gülümsedi ve hemen arabasına dönüp direksiyona geçti ve feribota bindi.

          Feribot kalktığında elinde su şişesi teknenin baş kısmında saçlarını rüzgara bırakarak Çanakkale’nin yaklaşmasını izliyordu.

 

-13-

 

          Öğle saatlerinde mutfak maviye dönmüştü, artık gözüne aykırı gelen hiçbir şey yoktu, yemek takımlarını saymazsa tabi.

          Evin her tarafını güzelce temizledi adam, elektrik süpürgesi ihtiyacını hissederek. İşini bitirip duşa girmeden önce ihtiyaç listesine, elektrik süpürgesini not etti.

         Kendini çok yorgun hissediyordu, yatak odasına gidip kendini yatağa bıraktı.

          Uyandığında, güneşin pembe izleri dağların üst sınırlarında duruyordu. Kalkmaya çalışırken belinde ki ağrıyla  oturdu yatağa, ağzı fena halde kurumuştu. Kalkmayı yeniden denedi, zorlanarak ta olsa başardı bu kez banyoya gidip, elini yüzünü yıkadı, ağzında suyu çalkalayarak kuruluğunu gidermeye çalıştı. Dişlerini fırçalayıp birkaç kez boğazını temizlemeye çalıştıktan sonra, yatak odasına geçip üzerini giydi ve aynanın önene geldi. Giysileri buruşmuş ve kirlenmişti, zaten giyerken aldığı koku onu aynanın önüne getirmişti. Hemen çıkartıp onları çamaşır makinesine attı ve dolaba gidip hiç giyilmemiş kot pantolon ve mavi tişörtlerinden çıkartıp giydi. Gülümsedi, artık yaşına rağmen yeni kokuyordu.

          Mutfaktan bir soda açıp, verandaya çıktı, sodayı yere bırakıp iki elinin arasına sardunya yapraklarını alarak ovuşturdu ve ellerini yüzüne götürüp yavaş yavaş gezdirdi, yanaklarında alnında ve dudaklarının kenarında. Sonra en uca gidip sırtını denize döndü, ev hala çok güzeldi, kendiyle gurur duydu, oturacak sandalye aradı ama onları mutfağa taşımıştı yeniden. Şişeyi yere bırakıp içeri girdi ve ihtiyaç listesine veranda için tahta masa ve sandalyeyi ekledi.

         Tekrar dışarı çıktı bir süre daha evi seyrettikten ve sodası bittikten sonra, kapıyı kilitleyip bahçe kapısına yöneldi minik siyah kedi bacaklarının arasında dolanıyordu, bahçe kapısından çıkıp sahile indi ve  geceyle uzun bir yürüyüş yaptı.

 

-14-

 

          Küçük feribot büyük bir gürültüyle, Çanakkale’ye yanaştı. Son binen olduğu için ilk inen olacaktı kadın feribottan, tam hareket etmişti ki Boğazdan geçen büyükçe bir geminin dalgalarıyla sallanmaya başladı feribot. Bekledi ve sakinledikten sonra deniz görevlilerinin kızgın bakışları arasında yavaşça çıktı karaya.

         Normal zamanlarda bu tür durumları çok sorun ederdi, kızarır bozarır ne yapacağını bilemezdi. Şimdi nedense bir hafiflik vardı üzerinde, hiç takmadı, alaycı bir gülücük attı ve yola çıktı.

          Buraları tanıyordu daha önce de gelmişti, hiç tereddüt etmeden sürdü arabayı ve Assos’a kadar indi. Hava kararmıştı artık.

         Assos’un o dik yokuşunu çok zor indi. Yorulmuş ve acıkmıştı.

         İlk girdiği otelde yer yoktu, sonrakilerde de, zaten birkaç tane otel vardı ve onlarda doluydu hep. İskeleye doğru yürüdü. Önce denize baktı iskelenin ucundan uzunca bir süre, koyu yeşil Assos denizinin yosun kokusunu çekti içine, sonra dönüp tıpkı iskele gibi ahşap verandalardan oluşmuş restoranların masalarına bakarak yürümeye başladı.

         Verandaların birinde, gözüne kestirdiği tam köşede, koyu kahverengi, iki sandalyeli tahta masaya doğru yöneldi, masanın yanına geldiğinde üzerinde küçük bir kağıtta rezerve yazdığını gördü. İşte bu çok fazlaydı, yüzü değişti, tam dönüp gidecekken otuzlu yaşlarda bir garson yüzünde tatlı bir tebessümle geldi, yardımcı olabilir miyim sorusu çok saçmaydı, dönüp masaya baktı. Daha hiçbir şey söylememişti ki, garson denize bakan sandalyeyi çekerek onu buyur etti. Kadın çok şaşırmıştı, gıcırdayan tahtalardan ürkerek yavaşça oturdu, garson denize yakın masaları özel müşterileri için tuttuklarını söylerken, gözlerinde şehvet vardı. Aldırmadı.

         Çiftlikte üretilmiş olduğundan emin olduğu çipurayı, denizdenmiş gibi, yanında beyaz şarapla birlikte yedikten sonra, sigarasını yaktı. Gözleri karanlık denize kilitlenmişti. Saçlarını arkaya doğru iterek elini yara izine götürdü, rakısından bir yudum aldı. Hayatındaki tüm ayrıntılar sırayla geçmeye başlamıştı gözlerinin önünden; yine öyle bir zamandı. Tüm dikkatini en ince detaylara yönlendirdi, yara izinin ne zaman ve nasıl olduğunu bir türlü anımsayamıyordu. Bundan nefret ediyordu, en belirgin izi anımsayamamak onu çıldırtıyordu.

          Garson yüzünde aynı tebessüm ve şehvet dolu bakışlarla, elinde bir orta kahveyle geldiğinde sıyrılmak zorunda kaldı düşüncelerinden. Kendinden son derece emin “ortaydı değil mi?” dedi. Aslında kahveyi hep orta içerdi ama bir an şekersiz demek istedi. Demedi.

         Hesabı istedi, garson kendi otellerinde kalıp kalmadığını sordu, kadın “ben özel müşteriyim” diyerek hesabı ödeyip geceyle birlikte denizin kokusuna karışmış ızgara dumanlarını, içine çekerek arabaya doğru ilerlemeye başladı.

 

-15-

 

         Bazen kente iner saatlerce dolaşırdı adam. Kente her inişinde mutlaka Kemeraltı’na uğrardı. O hiç bitmeyen insan selinde savrulmak iyi gelirdi ona ve bir bardak karadut suyu içerdi. Bazen de yeni nesil alışveriş merkezlerine uğrardı.

         O günlerden biriydi.

         İçeride klimanın verdiği yoğun bir serinlik vardı, klimalar onu hep etkilerdi ve anında hapşırmaya başlardı, yine öyle oldu; ışıltılı vitrinlerin ve rengarenk insan seslerinin arasında dolaşmaya başladı. Bir süredir merdiven çıkmak onu yoruyordu, o yüzden alışveriş merkezlerinde dolaşmak çok daha kolay geliyordu, yürüyen merdivenler sayesinde tüm katları dolaşabiliyordu.

         Mağazalardan birinin önünde durdu vitrinde gördüğü bir kazak ilgisini çekmişti tişörtüyle aynı renkti, kazağı beğendi, kış geliyordu. Bu ikinci kışı olacaktı İzmir’de ve geçen yıl sadece bir kazakla kışı geçirmiş ve hiç sorun yaşamamıştı.

         İçeri girdi ve kazağı giyip denedi. Oldukça kalındı. Hemen altı tane aldı.

Ödemeyi yapıp çıkarken, vitrin tarafında bir mont gördü, gençliğinin deniz kabanlarının kısasıydı bu ve çok silik pastel yeşil bir renkteydi, kapüşonunun etrafında kürk görüntüsü veren suni tüyler vardı. Üzerine geçirdi aynanın karşısında uzunca baktı kendine.

          Gözlerinde binlerce görüntü dolaştı, yüzünden farklı ifadeler arka arkaya geçti. Bir damla süzüldü yanağından. İlk aldığı hediyeyi anımsadı.

        Fermuarı kapatıp tekrar baktı kendine, göbeği fena halde dışarı çıkıyordu, bu görüntüden hiç hoşlanmadı ve hemen montu çıkarıp yerine koydu.

 

-16-

 

          Kaşlarının üzerinden süzülüp yanaklarına doğru akan ve oradan omzuna damlayan ter damlacıklarıyla uyandı kadın. Gece yemekten sonra arabaya kadar gelmiş, arabayı ters çevirip yokuşun üst kısımlarına kadar çıkıp, kapı ve pencereleri sıkıca kapatarak, arka koltuğa uzanıp yatmıştı. Eteğinden rahatsız olmuştu ama yanında hiç eşyası olmadığı için bacaklarını duvar kısmına vererek uyumuştu.

         Sabah erken olmasına karşın, Güneş arabanın içini neredeyse cehenneme çevirmişti, tüm giysileri sırılsıklam olmuştu, dışarı çıkıp deniz tarafına yönelip tepenin üzerinde uzunca bir süre bekledi, rüzgar ılık dokunuşlarıyla terini kısa zamanda kurutmuştu. Arabaya dönüp onu çalıştırdı ve hareket etti. Ana yola çıktığında Edremit-Balıkesir-İzmir yönüne saptı. Hiç durmadan Akçay’a kadar devam etti. Akçay için erken bir saatti, arabasını park edip, biraz dolaştıktan sonra sahil boyundaki çay bahçelerinden birine oturdu, çay henüz demlenmemişti, kalkıp, gelirken gördüğü arka sokaktaki börekçiden börek alıp geri döndü. Biraz sonra garson çayı getirdi, önce bir sigara yaktı ve çayıyla sigarasını içip bitirdi, Çınaraltı’ndan alışık olduğu gibi çayın gelmesini beklediyse de bu olmadı, dönüp garsona yeniden seslenmek zorunda kaldı.

         Kahvaltısını bitirdikten sonra birkaç bardak daha çay içti, sokaklar hareketlenmeye başlamıştı. Kalktı ve yol boyunca yürümeye başladı, mağazayı yeni açmaya başlayan bir kadına rastladığında olabildiğince rahatlamıştı, günaydın deyip mağazadan içeri girdi. Çok vakit kaybetmeden şort, bluz, tişört, bikini, iç çamaşırları, havlu, şal ve bir tanede pantolon aldı. Soyunma kabininde üzerini tümüyle değiştirip çıkarttığı elbiseleri bir poşete koydu, alışveriş bedelini ödeyerek mağazadan çıkarken yoğun bir dalgalanma hissetti, düşecek gibi oldu ve hemen yanındaki ağaca yaslanarak toparlanmaya çalıştı. Sağ eliyle ağaca yaslanırken sol eliyle saçlarını geriye doğru iterken ne kadar terlediğini fark etti.

         Bir süre öylece kaldıktan sonra, kaldırıma çöktü ve güçlükle bir sigara yaktı.

         Orta yaşlı bir adam gözlerinde merak ve şefkatle yardım etmek istedi, adamın sözcükleri onu kendine getirdi. Oturduğu yerden kalkıp teşekkür edip hızlı adımlarla arabasına doğru yürümeye başladı.

         İlk gördüğü çöp kutusuna eski elbiselerini atarak yürümeye devam etti.

         Edremit’ten İzmir yönüne döndü, bir süre gittikten sonra Ören tabelasını gördü ve direksiyonu kırdı. Yüreği daha sık atmaya başlamıştı. Buraları biliyordu izler anımsıyordu, çok rastlamak istemediği izler.

         Yine de girdi Ören’e.

         Buraya ilk geldiğinde, daha önce adını dahi duymamıştı, varlığından haberdar değildi. Üniversiteyi bitirip işe yeni başladığı yıllardı, o zaman ki erkek arkadaşıyla çadır tatili yapmaya karar vermişler, sırt çantalarını alıp yollara düşmüşlerdi. Bu onun ilk çadır deneyimi olacaktı, tatillerde hep görür ve çok imrenirdi ancak daha önce hiç deneme  şansı olmamıştı. Neyse ki arkadaşı bu konuda deneyimli olduğunu söylüyordu.

          İlk durakları arkadaşının çok sık geldiği Ören’di. Girişte antik kentin kalıntılarının da bulunduğu yerde zeytin ağaçlarının altına biraz da yardım alarak, çadırlarını kurmuşlardı. Daha ilk gecede çadır işinin ona göre olmadığını anlamıştı. Gece çadırın içine çöken sıcaklık, dışarıdan duyduğu sesler, sivrisinekler, böcekler, büyükçe bir fare, arkadaşının çadırına geçmesine neden olmuş ve sabaha kadar gözünü kırpmamıştı.

         Arkadaşının çadırında onun hiç hoşlanmadığı davranışlarına da rastlamıştı, hayal etmediği davranışlar. Çok bir fikri yoktu ama böyle olmaması gerektiğini hissediyordu, geri çekildikçe, hareketler sertleşiyor ve içinde dayanılmaz bir direniş gelişiyordu. Direnemedi. Korkudan yüreği çırpınırken, arkadaşının destek amaçlı, özenle seçilmiş yumuşak sözcükleri ve  dokunmaları içerisinde oluşan nefreti çok daha güçlendiriyordu.

         Sabah olduğunda, arkadaşı uyurken çadırı dahi toplamadan, sırt çantasını alıp kaçarcasına oradan uzaklaşmıştı. İlk gördüğü otele girip bir oda tutup, duşa girip saatlerce çıkmamıştı.

            Aynı otele gitti, bir duş alıp yatağa uzandı. Gözlerini açtığında hava kararmıştı, yakınlardaki bir türkü bardan çok yoğun bas yüklü ezgiler geliyordu. Bir süre yatağından kalkmadan dinledi.

          Giyinip resepsiyona indi, konaklama bedelini ödeyip çıktı otelden. Çok kısa kalabileceğini bildiği için eşyalarını almamıştı arabadan ve merdivenleri kullanarak sahile inip kumlara oturdu, türküler şimdi çok daha net bir şekilde duyuluyordu.

 

-17-

 

          Yıllar öncesine gitmişti montu sırtına geçirdiğinde, İzmir sevdasının ilk başladığı yıllara. Henüz onyedi yaşındaydı İzmir’i ilk gördüğünde. Sonra yıllarca gelmedi ama o gençliğin ilk dönemlerinden kalan tadı hiç unutmadı.

         Çocukluk aşklarını saymazsak, ilk kız arkadaşı da burada olmuştu, İzmir kız lisesinde okuyordu, örgütçüydü ve ona yeşil bir deniz kabanı almıştı.

         Uçan salıncaktan düşüşünü anımsadı, elini yüzüne götürerek.

         İlerleyen yıllarda bir kaç kez daha geldi buraya, ama çok tadını çıkartamadı. İş gezileriydi bunlar. Hep bir şeyler yapmak, bir yerlere yetişmek zorundaydı ve izmir’e bırakamıyordu kendini. Dokuz yıl öncesine kadar.

         İlerleyen yaşının getirdiği bir durumdu bu, işleri iyice azalmıştı. Hayalleri vardı ve bir gün çantasını alıp arabasına atlayıp İzmir’in yolunu tuttu. Bir de program yapmıştı, Foça’dan başlayıp tüm burunu gezecek ve emekli olduğunda yaşayacak bir yer bulacaktı kendine.

          Foça’ya indiğinde eski Rum evlerinden dönüştürülmüş bir pansiyona yerleşti. İncir ağaçlarıyla dolu, çok güzel bir bahçesi vardı, denizi görebiliyor, koklayabiliyor ve duyabiliyordu. Bir aile işletmesiydi ve orayı çok sevmişti. Programı aksatarak orada yaklaşık on gün kadar kaldı. Yaşamı boyunca hiçbir zaman bu kadar sessiz, huzurlu ve kendine dönük bir dönem yaşamamıştı.

          Bir de o kız vardı, göz ucuyla onu izleyen. O kadar genç ve güzeldi ki, her yakaladığı bakışta içerisinde daha önce hiç yaşamadığı kıpırtılar oluşuyordu. Kızın fark edildiğini bilmesine hiç izin vermedi. Başını kaldırmadı ama onu gördüğü andan itibaren hep onu yazdı. Hala da onu yazmaya devam ediyordu belki de.

         Aslında kendine ait olan tek şeydi bu, kendine ayırdığı tek şey. Ne zaman yazmaya başlasa o küçücük anlarla doluyordu sayfalar; Sözcükler, renkler, çizgiler farklı olsa da hep o kaçamak bakışların doldurduğu dünyalar dolusu tümceler çıkıyordu ortaya. O dünyalar adamındı, hiçbir zaman ne ismi ne cismi oldu, ta ki o meyhanede ki geceye kadar.

           Son dönemde karşılaştığı izler adamın içerisinde keskin bir merak uyandırıyordu. Bazen, en çok da rakı içerken, kendini o izleri kazırken buluyordu. Tüm çabalarına rağmen hayatındaki hiçbir yaşanmışlığa giydiremiyordu ama yinede çok tanıdık geliyordu; gözler, kokular.

 

-18-

 

          Hava iyice kararmıştı, kadın oturduğu kumların üzerinden kalktı ve tekrar merdivenleri kullanarak kumsaldan yukarı çıktı. Arabasını bulmakta biraz zorlandıysa da sonunda başardı.

          Camı sonuna kadar açıp, hareket etti. Kulağında hala o türkü bardan gelen sesler dolaşıyordu, radyoya hiç dokunmadı.

         Yol boyu, önce Ayvalık’ta sonra Dikili’de durdu, Ayvalık’ta ekmek arası papalina Dikili’de de, denizi yüksekten gören bir cafe de, çay ve sigara içti.

          Eski Foça tabelası önünde uzunca bekledi, ama girmedi. İzmir’e devam etti.

          Yaklaşık dokuz yıl önceydi, Ören’deki otelden çıkıp İzmir yoluna çıkmıştı ve duran ilk otobüse binip kaçmıştı oradan.

          İzmir’e yaklaşırken Foça tabelasını görmüş, otobüsten inmiş ve dolmuşa binerek Foça’ya gelmişti. Önce sokaklarda dolaşmış, iskeleye yakın bir lokantada yemek yiyerek yeşil denizi ve rüzgara karışmış iyot kokusunu içine çekmiş, dingin bir huzur hissetmişti.

          Hemen bir pansiyona yerleşmiş ve tatilini burada yapmaya karar vermişti. Denize girmekten çok hoşlanmıyordu, sabahları erken kalkıp pansiyonun yakınındaki kayalık bölgeden denize girip, bir süre yüzüyor, sonra pansiyona gelip duşunu alıp giyiniyor ve kahvaltısını yapıyordu. Daha sonra pansiyonun bahçesindeki çardağa dönüştürülmüş asmaların altındaki, denizi gören masalardan birine oturup ayaklarını diğer sandalyeye uzatıp, saatlerce kitap okuyordu. Her gün saat üç civarında odaya çıkıp yatıyor ve akşam yediye kadar uyuyordu.

          Sokaklarda dolaşırken, teknelerin bağlandığı o küçük deniz girintisinin hemen yanında, denizle arasında sadece yaya yolu olan, iki katlı taş binayı keşfetmişti. Bina bir pansiyonun restoranı olarak kullanılıyordu ve dışarıdan gelen kişilere de açıktı.

          İlk gittiği gün yemeğini yedikten sonra, garsonla konuşmuş, ister oranın yemeklerinden, isterse de kendisi halden balık alıp getirirse pişirtip yiyebileceğini öğrenmişti. Her şey çok güzel ve ucuzdu. İnsanlar sanki kendileri böyle bir yere gelseler nasıl bir şeyle karşılaşmak istiyorlarsa , müşterilere de öyle  davranıyorlardı, tüm çalışanlar yerli ve çoğunlukla da aynı ailenin fertleriydi. Aslında böyle bir yerde, böyle amatör bir ruha rastlamak çok hoşuna gitmişti. Kendisini evinde gibi hissediyordu, Foça’da kaldığı sekiz gün boyunca her akşam orada yemek yedi.

          Üçüncü akşamdı, bahçenin sağ iç köşesinde ki masada, yani denize uzak olan köşede tek başına yemek yiyen kırklı yaşlarda bir adam gördü. Adam hiç başını kaldırmıyordu, hafızasını zorladığında aslında adamın her akşam orada aynı masada olduğunu fark etti.

         Saçları gri, hafifçe kilolu bir adamdı, oldukça koyu tenliydi ve onu hiç ayakta görmediği için boyunu tahmin edemiyordu. Yemek boyunca göz ucuyla onu takip etti. Sonra kendine güldü; ama kendini her seferinde de adamı izlerken buluyordu.

          Sonraki gün biraz daha erken gitmeye karar verdi, gittiğinde adam yine aynı masada aynı yönde oturuyordu, çevresine hiç bakmıyordu, masasında orta boy bir bloknot ve bir kalem vardı. Bazen hareket edip bir şeyler yazıyor sonra yine kendine dönüyordu.  

           Garson onun masasına uğramadan önce, adamın yanında elinde bir tepsiyle belirdi, birkaç meze, kocaman bir ot tabağı, büyük bir rakı, su, buz ve kadehleri bırakıp, duyamadığı bir şeyler konuşup ayrıldı.

           Garson, biraz sonrada güneşten iyice kararmış yüzünde küçük bir tebessümle kadının yanına geldi. Bugün ne istersiniz diye daha sormadan, elindeki poşeti ona uzattı. Gelirken balıkçı halinden yarım kilo iri barbun almıştı. Yanında da yeşil salata ve bir küçük şişe beyaz şarap istedi. Tüm bunları yaparken kendini yine adama bakarken yakaladı.

 

-19-

 

         Ne kadar zaman geçti, alışveriş merkezinden ne zaman çıktı, buraya nasıl geldi bilmiyordu ama; Adam kendini Kordon’da buldu. Kıyıdaki masalardan birine oturdu ve bir bira söyledi. Birasını ağır ağır içtikten sonra, kalkıp Alsancak tarafına yöneldi. Oradaki dükkanlardan, bir elektrik süpürgesi ve ahşap bir masa ve dört tane sandalye aldı, parasını ödeyip adresini bıraktıktan sonra oradan ayrıldı. Ertesi gün adresine getireceklerdi.

         Sokaklar çok kalabalıktı, mavi boyanın yeterince kalıp kalmadığını düşünerek yürürken aklına beyaz ahşap boyasının olmadığı geldi ve bir hırdavatçıya girdi. Eksik bir şey kalmadığından emin olarak kapıdan çıktığında, bir koku dolaştı burnunun etrafında, bir an gözlerini kapattı ve düşündü; bu kokuyu tanıyordu ama nereden. Anımsamak için çok uğraştı. Bir kadın çarptı koluna sertçe.

 

-20-

 

          Kadın İzmir’e bu yönden yani kuzey tarafından hiç girmemişti, saat oldukça ilerlemişti, ancak kentin ışıklarından her taraf gündüz gibi aydınlıktı. Tabelalara bakarak ilerlemeye devam etti.

         Buraya neden gelmişti, nereye gidecekti?

         Konak tabelasından ayrıldı çevre yolundan ve şehrin içerisinden ilerleyerek meydanı görene kadar devam etti. Arabasını henüz bitirilmemiş köprülü yolların altındaki park yerlerinden birine bıraktı, karşıya geçerek saat kulesinin altına geldi. Bir banka oturdu ve sigarasını yaktı. Çok yorulmuştu, gözleri artık yetmiyordu geceye. Sigarasını bitirip üst geçitten geçip kordona doğru ilerledi, her yer neşeli insanlarla doluydu, barlardan çığlık sesleri ve müzik sesleri birbirine karışarak Kordon’a yayılıyordu. Birisine girmek istedi ama o gücü bulamadı kendinde, kıyıya yerleştirilmiş masalardan birine oturdu, bir bira söyledi, buz gibi birayı kentin ürettiği her türlü ses ve kokuyla karıştırarak içti.

         Kalkıp Alsancak tarafına doğru ilerlemeye başladı, buraları biliyordu, daha önce de gelmişti eski çalıştığı iş nedeniyle. Yürürken otellerin kapısından göz ucuyla bakıyordu, sonra kendini İzmir’e ilk geldiğinde kaldığı otelin önünde buldu. Hemen içeri girip bir oda istedi. Resepsiyon görevlisinin meraklı bakışları ve bavulu olmadığı halde odayı göstermesi için yanına taktığı görevlinin isterik bakışlarıyla odaya çıktı.

         Uyandığında neredeyse öğlen olmuştu, kalktı duşunu aldı, üzerini giydi ve kendini dışarı attı. Hava çok sıcaktı ve sokaklar çok kalabalık değildi. Bir süre amaçsızca yürüdü, vitrinlere, insanlara baktı. İnsanların gözlerinde onu bozan bir şey vardı, hiç kimseyle göz göze gelmemeye dikkat ediyordu. Bir Maraş dondurmacısının külahlı kaşıklı tacizine uğradı ve dondurma aldı.

          Kemaraltı’na gidip, bir şeyler alıp oradan arabasına geçmeyi planlamıştı, elektronik eşya ve ikinci el mobilya satan mağazaların önünden geçerken, bunların kendine ne kadar uzak olduğunu düşündü; ve o tahta masa ve sandalyeleri gördü, çocukluğundan bir parçaydı onlar. Aynıları, hem üstelik aynı renkte Kars’daki evlerinin bahçesinde vardı. Babası her sabah orada kahvaltı yapar ve tüm yaz akşamları elma ağacının altındaki bu masada geçerdi.

          Yanına gidip dokundu masaya, annesini, babasını, kardeşlerini gördü. Yüzüne ıslak bir tebessüm çöktü, kendini iyi hissettiği nadir anlardan biriydi bu, tabi satıcının gelip az önce satıldı efendim ve maalesef başka yok elimizde demesine kadar.

         Yeniden yürümeye başladı, satıcı o anın büyüsünü bozmuştu ve ona çok sinirlenmişti bilinçsizce hızlandı, bir adama çarptı, adam özür dileyecek oldu; kimseyle konuşmak göz göze gelmek istemiyordu, hiç durmadan, dönüp bakmadan yürüdü gitti oteline.

 

-21-

 

        Ertesi gün öğlen saatlerinde geldi, satın aldığı eşyalar. Elektrik süpürgesini hemen içeri alıp, daha önceden verandanın tabanına serdiği naylon örtü üzerine yeni aldığı masa ve sandalyeleri yerleştirdi adam, çayından bir yudum alıp boyamaya başladı onları.

          Maviye boyama işlemi bittikten sonra, dün gelirken aldığı beyaz ahşap boyasını hazırladı ve sandalyelerin oturma ve sırtlık bölümlerindeki parçaları birer atlayarak beyaza boyadı. Masanın da bacakları arasındaki geçişleri beyaza boyadı.

         Beyaz boyayı da çabuk kuruyan cinsten almıştı, mutfaktaki sandalyelerden birini aldı, çayını tazeledi ve oturup beklemeye başladı.

         Kafasında hep o gözler ve dün rastladığı koku vardı.

         Güneş sessizce çekiyordu ışıklarını, parmağıyla son boyadığı noktalara teker teker dokundu, neredeyse kurumuştu yüzeyler. Dikkatlice hepsini naylonsuz alana taşıdı ve örtüyü kaldırdı. Yer fırçasını alıp çeşmeyi de açarak, verandayı güzelce yıkadı.

         Masa ve sandalyeleri mor salkımın önüne dikkatlice dizdi ve geçip karşısına incelemeye başladı.

         Yaptığı her şey aslında içinde kalmış olan şeylerdi, düşlerinden çoğalan şeyler. Arada bir kendini çimdikliyor ve bunun bir rüya olmadığına inanmak istiyordu. Hatta bir keresinde kendine sıkı bir tokat atmıştı.

         Düşüncelerden sıyrılıp mutfağa gitti, büyükçe bir tabağa bir dilim kavun biraz beyaz peynir koydu. Küçük bir dilim ekmek alıp, rakısını doldurup verandaya çıktı yeniden, körfezi tam karşıdan gören sandalyeye oturdu, orta boy bloknotunu ve kalemini masaya koydu. Körfez, mor salkımlar arasından mavi kara çizgilerine düşen yakamozlarla sessizce dokunuyordu ona.

         Birden içinde derinleşti yalnızlığı.

         Kalktı, kavun peynir ve rakısını mutfağa bıraktı, banyoya gidip saçlarını elleriyle düzeltti ve arkadan bağladı. Jiletli tarağıyla sakallarını düzeltti ve o çok sevdiği tıraş kolonyasından sürdü yüzüne.

         Kedinin sütünü, mamasını verip kapıyı çekip çıktı.

 

-22-

 

         Kadın sabah güçlükle uyandı, otelde kahvaltısını yapıp çıktı, Kemaraltı’na gitmekten vazgeçip doğrudan arabasına yöneldi, hemen çalıştırıp sahil yolundan, Urla Çeşme istikametine doğru sürdü. Bunalmıştı ön camları sonuna kadar açtı ve müziği de.

          Urla’ya kadar hiç durmadan devam etti. İskele mahallesi tabelasından dönüp denize ulaştı. Deniz kenarındaki yaya yoluna paralel park yerlerinden birine arabasını bıraktı, indi ve en yakındaki çay bahçesine oturdu, hemen bir sigara yaktı.

          Biraz sakinlemesi gerekiyordu, bunu da en iyi çay ve sigara ile başarıyordu. Uzunca bir süre oturdu orada, denizi içerisine çekerek.

          Saat yine ilerlemişti, kalacak bir yer ayarlamalıydı, kalktı ve az ilerde gelirken gördüğü tek katlı taş bir binadan oluşan pansiyona doğru ilerledi. Pansiyonun adı Rumca idi ve kemerli bir girişten sonra da uzun bir koridordan geçilerek resepsiyona ulaşılıyordu. Her taraf çok zarif bir şekilde süslenmişti, sarmaşıklar, renk renk mevsim çiçekleri, duvarlarda tablolar. Resepsiyona geldiğinde hiç de sandığı gibi bir yer olmadığını fark etti. Çok pahalı olmasına karşın yinede boş olan tek odayı tuttu. Adında pansiyon sözcüğü vardı ama son derece lüks bir otel gibiydi.

          Yerleştikten sonra, duşunu aldı aynanın karşısına geçip çantasında olan birkaç makyaj malzemeyle sert ve koyu bir makyaj yaptı, saçlarıyla yara izini özenle kapattı, yeni aldığı  pantolonu giyip üzerine göğüs dekoltesi oldukça derin Akçay’dan aldığı mavi gömleği geçirdi.

          Ayakkabıda sorun vardı ve İskele mahallesinde bir ayakkabıcı bulamadı, esnaftan aldığı bilgiyle arabasına binip İzmir yoluna çıktı. Kendisine tarif edilen alış veriş merkezine girip en ucuzundan siyah yüksek iğne topuklu bir ayakkabı alıp ayağına geçirdi, bir parfümeriye girip eksiklerini tamamladı ve tuvaleti aramaya başladı. Çok geçmeden makyajını elden geçirmiş, parfümünü sıkıp rahatlamıştı.

          Dışarı çıkıp arabasına bindi, pansiyondan daha çıkmadan önce nerede balık yiyebileceğini sormuştu, görevli en iyi balığı burada yiyebilirsiniz demesine rağmen, o dışarıda bir yerde denizi görerek varsa da yüksekten görerek yemek istediğini söylemiş adam da Çeşme yönünde, denizi küçük bir kayalık üzerinden gören, ahşap kazıklar üzerine kurulu küçük bir meyhaneyi önermişti.

          Çok uzak değildi yavaş yavaş ilerleyerek, ışıklar gözünü fena halde almasına rağmen yolun sağındaki meyhaneyi hemen buldu, arabasını park edip içeri girdi. Küçük bir yerdi tahta masalar sandalyeler, deniz sesi, kokusu muhteşemdi, pencere yerinde naylonlar vardı ve onları sararak yukarı kaldırmışlardı, en köşedeki küçük iki kişilik masaya aldılar onu. Sırtı duvara yüzü tüm salona dönüktü ve sol yanı denizdi. Yansıyan ışıklardan deniz yüzeyinde rengarenk çizgiler vardı ve içeride çok düşük bir sesle Sezen Aksu şarkıları çalıyordu. Sigara problemi de yoktu ve bu çok iyiydi.

          Garson yanına yaklaşıp ne istediğini sordu, kadın menü istedi, garson gülerek menülerinin olmadığını söyledi, kadın rakı içeceğini ve balık yiyeceğini söyleyip mezeleri görmek istedi. Garson elinde meze tepsisiyle geldiğinde de istediklerini gösterip, balığını ilerleyen saatlerde alacağını belirtti.

          Geldiğinde iki masada müşteriler vardı, daha mezeleri gelmeden tüm masalar dolmuştu bile.

          Kadehini kendi doldurup buzunu koyup rakısını küçük yudumlarla içmeye başladı. Mezeler çok güzeldi, hepsi çok taze ve lezzetli idi. Denizden gelen rüzgar hafif hafif tüm bedenini sarıyordu, İstanbul’dan buraya gelişini düşündü, yüzüne hızlıca bir gülümseme yerleşti, tebessümünü elleriyle kapatarak bir yudum daha çekti kadehinden.

          Çok derin bir dalgalanmayla donuklaştı belleği, uzun süredir içmediği rakıya bağladı ve denize dönüp kadehi dikti kafasına.

 

-23-

 

          Adam denizi karşısına alıp yürümeye başladı, inmesi kolaydı ama çıkması çok zor oluyordu bu yokuşu. Buraya ilk geldiğinde bir arabası vardı, ama evi alıp içini döşeme süresinde parası bitmiş bu yüzden arabasını satmıştı. Harcamalarını yaparken geriye küçük bir araba alabilecek para kalması için çaba harcıyordu.

         Aşağı indiğinde, o çok işlek yoldan dikkatlice karşıya geçti. İzmir yönüne doğru yürümeye başladı, az sonra, o geldiğinden bu yana sürekli takıldığı, denizin üzerine kazıklar çakılarak yapılmış, tümüyle ahşap küçük meyhanenin önündeydi.

         Toplam sekiz tane masası vardı meyhanenin  ve bazen yer bulamadığı oluyordu ama ona orada o kadar alışmışlardı ki, yer olmasa da hemen bir köşeye küçük bir açılır masa ve bir sandalye koyuyor ve onu geri çevirmiyorlardı. Yine öyle oldu. Garson geldi hal hatır sordu üç gündür uğramadığını kötü bir şey olmadığını umduğunu söyleyerek, masaya o gri-mavi kareli örtüyü serip gitti. Biraz sonra elinde tepsiyle dönüp geldi, burada bir şey sipariş vermesine gerek kalmıyordu, o daha orta boy bloknotunu ve kalemini masaya koymadan, acılı ezme turşusu, haydari, patlıcan ezme, deniz börülcesi, kocaman bir ot tabağı, büyük bir rakı, su, buz ve kadehler masaya dizilmişti. İlerleyen saatlerde de en taze balık hangisiyse ondan gelecekti.

         Başını yavaşça kaldırıp garsona tebessüm ettiğinde, kalem elindeydi.

         Rüzgar saçlarını ve yüzünü okşuyordu, başını kaldırıp derin bir nefes aldı, gözleri kapalıydı, bedeninde yapış yapış bir ıslaklık hissetti.

         Gözleri ya masadaydı, ya da denizde.

 

suskumu koyduğum yerdeydin

aynadaki yansıya baktın bir süre

saçlarını aralayıp

uzandın dudaklarıma

sözcüklerime dokunmak istiyordun

yada

sözcüklerin dokunmasını sana……

parmaklarındaki hüznü dolaştırdın

gecelerimde

duvarlara anlamlar çizdin

biriktirdiğin yalnızlığında

hep

sustun

bekledin

suskumun yanı başında

bilmeden hiç olmadığımı……

 

-24-

 

         Garson yeniden yanına yaklaştığında kadın tüm düşünceleri kafasından atmıştı. Son derece hoş bir ses tonuyla balıkları sordu. Garson o gün gelen balıkları saydı. Levrek istedi, deniz levreği. Garson tebessüm ederek hiç bir şekilde çiftlik balığı satmadıklarını söyledi.

          Garson gittikten sonra denize baktı uzunca bir süre ve rakısından bir yudum daha aldı ağzında tutarak biraz.

          O sırada kapıda bir adam belirdi, oturacak yer olmamsına karşın hemen karşıladılar onu ve kapının açılma yönünde köşedeki küçük boşluğa hemen bir masa açıp, bir sandalye koydular. Adam ellili yaşlarda gri uzun saçlı, inci küpeli bir adamdı. Biraz kiloluydu ve gözlerinde hüzün vardı ve kızarmıştı biraz.

         Masaya oturdu, cebinden bir bloknot ve kalem çıkartıp masaya koydu.

         Kadın birden irkildi, tanıdık bir şeyler vardı. Anımsamaya çalıştı zorlayarak kendisini.

         Ne kadar uğraştıysa da çözemedi bir türlü, bu arada bazı olayları daha önce yaşamış? gibi hissettiğini? biliyordu, az önce yine bir dalgalanma yaşamıştı. Buna bir şey deniyordu ama onu da bir türlü hatırlayamadı.

         Gözleri sürekli adamdaydı. Aradaki masalarda yan yana oturan kişilerin arasından görebiliyordu onu ancak, gerçi biraz sandalyesini sağa doğru kaydırmak zorunda kalmıştı  görebilmek için ama şimdi bunu kendiyle konuşmak istemiyordu.

         Garson adamla hiç konuşmadan, önce rakıyı sonrada mezeleri getirdi. Adam başını kaldırıp teşekkür etti, kadehini doldurup bir dikişte bitirdikten sonra denize döndü.

         Uzunca bir süre kaldı gecenin karanlığına çökmüş denizde ve ışığın renk renk izlerinde sonra masaya dönüp kalemini alıp bir şeyler yazdı. Yazdıklarını okudu birkaç kez, yada kadın öyle sandı.  

          Gece boyunca düşünüp durdu kadın, hafızasına yaptığı tüm işkenceye rağmen bir türlü bu yüzün, bu adamın yada bu karelerin nereden kaldığını, gerçekten olup olmadığını, o bloknotu, kalemi bir türlü ayrıştıramadığı belleğinde.

          Yemeği bitmişti kadının, içinde müthiş bir coşku, yoğun bir merakla ve hala zorlamaya devam ederek kendini, hesabı istedi.

          Üç dört masa kalmıştı meyhanede bir de o küçük masa ve masadaki adam. Hesap çok hızlı geldi. Ödedi ve yarın aynı saatte geleceğini ve bu masayı istediğini söyledi garsona; Garson bunun için erken gelmesi gerektiğini müşterilerin hepsinin sürekli olmaları nedeniyle rezervasyon yapmadıklarını söyledi. Kadın gülümseyip yerinden kalktı ve yürümeye çalıştı. Bacakları çok tembelleşmişti, ayaklarını biraz sallayarak normalleştirmeye çalıştı. Galiba ayakkabıda rahatsız etmişti biraz.

         Kapıya doğru yöneldiğinde adamın ayağa kalkıp bira içtiğini gördü, bir dikişti bitirmişti koca bardağı, onun bardağı masaya koyup cebine uzanmasına kadar, kadın kapıya varmıştı. Bir an adama baktı, adamın gözleri yerdeydi.

         Ona sormak istediği şeyler vardı ama cesaret edemedi, vazgeçip kapıdan çıkıp gitti.

 

-25-

 

          Adam iyice ağırlaştığını hissettiğinde, tabağında sadece balığın iskeleti kalmıştı, damağına saplanmış ince kılçığı çıkartmak için uğraştı bir süre; sonra buz gibi bir bira istedi ve ayağa kalkıp bir dikişte içti. Eline cebine attı, altmış lira çıkarıp masaya bıraktı, havayı yeniden çekti içerisine, garsona el sallayıp kapıya yöneldi.    

          Ayağa kalktığı anda bir huzursuzluk sarmıştı içini, sanki bir çift göz vardı onu izleyen, kara derin meraklı. Onları hissediyor ama göremiyordu, içine  akan derin ürpertici ve sıcak şeye rağmen.

          Çıkarken, masaların boş olduğunu anımsayıp; güldü kendine.

          Yokuşta zorlanarak ilerlerken, meyhanedeki sekiz masayı sürekli aklından geçirdi, en köşedeki  masayı bir türlü netleştiremiyordu kafasında. İçindeki şey, yani o gözlerden içine akan şey bir gerçeklikmiş gibi ısıtıyordu onu, yeniden yeniden masayı canlandırmaya çalıştı belleğinde. Olmadı. Oturduğu yerden hiç görememişti o masayı, zaten hiç bakmazdı çevresine ama bilirdi masalarda hep yakın arkadaş yada aile grupları olurdu, hayatı günlük açmazları yada başarıları konuşurlardı; sesler dolaşırken meyhanede onun gözleri ya masada olurdu ya denizde.

          Ani bir kararla sanki zamanı geriye alabilecekmiş gibi, hızlı adımlarla meyhaneye geri döndü, kapıdan köşedeki masaya bakarken, çıkmaya hazırlanan garson bir şey unutup unutmadığını soruyordu.

           Gülümsedi ve içerisinde derin bir yorgunlukla döndü, yolun karşısına geçmeye çalıştı.

          Suskusunu koyduğu yeri anımsadı, Foça’daki eski Rum evlerinden dönüştürülmüş, incir ağaçlarıyla dolu bahçesi olan, denizi görebilip koklayabildiği o pansiyonu.

          Ve suskusunu yanı başına koyduğu o genç kızı.

          Yazmaktan hiç vazgeçmediği kadını……..

 

-26-

 

          Pansiyona güçlükle ulaştı kadın, başı dönüyordu. Fark ettirmemeye çalışarak anahtarı alıp odasına gitti, anahtarı yuvasına yerleştirmekte çok zorlandı ama başardı. İçeri girer girmez kendini yatağa bıraktı.

          Yatağa düşerken, kendini dokuz yıl önce Foça’da kayalıklardan denize bırakırken ki hissi duyumsadı. Birden irkildi, belleği aydınlandı, başının dönmesi bitti ve fırlayarak yataktan kalktı.

          Dışarı çıkıp arabasına atlayıp süratle meyhaneye gitti, arabasını yolun ortasında çalışır durumda bırakıp, kapıya koştu. Işıkları sönmüştü meyhanenin, ortalık zifiri karanlıktı, denizin sesi geliyordu.   

         Yüzünde rüzgarı hissetti.

         Yolun karşısında birkaç tane adam, yürümekte zorlanan birine yardım ediyordu.

         Hemen fırladı o yöne, sert bir fren sesi duydu.

         Kan ter içinde açtı gözlerini.

         Yandaki şifonyerin üzerinde tuğralı kemer tokasını gördü.

 

-27-

 

            Gözlerini açtığında tüm vücudu terden ıslanmıştı ve oda da yoğun bir sigara kokusu vardı. Çok fazla sigara içiyor olmasına rağmen rahatsız oldu, ter kokusuna karışmış tütün kokusundan, zorlanarak kalktı yataktan. Banyoya gidip soğuk bir duş aldı. Her sabah yaptığı gibi yara izini inceledi, sakalının içinde kalan bölümü dikkatlice düzeltti. Başında çok yoğun dayanılmaz bir ağrı vardı. Elektrikli ısıtıcıya su doldurup anahtarını açtı ve bir ağrı kesici aldı.

           Balkona çıkıp Ankara’ya baktı uzun uzun. Rüzgar sakallarının arasından yüzünü okşuyordu.

 

 

                                                                                                            19/12/2011  ege altun

 

 

 

          öyküler                                                     mavi kurgu

 

canada goose homme parajumpers solde doudoune moncler timberland femme ugg suisse doudoune moncler femme timberland homme ugg australia parajumpers femme moncler soldes canada goose solde moncler femme canada goose femme timberland suisse moncler homme parajumpers homme doudoune canada goose pas cher canada goose doudoune pas cher ugg pas cher in nederland hvor kjøpe generisk cialis på nett i Norge
timberland heren schoenen parajumper jas canada goose bomber canada goose jas timberland nederland woolrich arctic parka canada goose camo moncler nederland uggs dames sale parajumpers sale woolrich parka barbour jas barbour wax parajumpers jas woolrich jas dames uggs laarzen moncler jas parajumpers ugo man
woolrich parka woolrich parka dames timberland shoes barbour jas parajumpers outlet peuterey jas moncler jassen heren parajumpers sale timberland boots canada goose jas moncler jas barbour outlet uggs sale peuterey dames peuterey jassen woolrich arctic parka in nederland hvor kjøpe generisk cialis på nett i Norge
nike huarache dam polo skjorta adidas ultra boost dam nike roshe nm flyknit air max tavas timberland skor nike air max thea jordan skor nike free 5.0 dam nike roshe one dam nike free run flyknit new balance skor louboutin skor nike huarache air jordan skor timberland boots louis vuitton sverige nike air max tavas
viagra Levitra Soft Tabs Kamagra Fizzy Tabs Acquistare Viagra Soft Tabs Viagra Generic Test Pacchetti Originale Acquistare Levitra Strips Il brevetto Viagra Cialis e Super Kamagra Acquistare Cialis Strips Viagra Pastiglie Viagra e Disfunzione Erettile priligy dapoxetina generico Kamagra 100 Cialis online Levitra Generico Domande e Risposte sul Viagra Test pacchetti Propecia generico Acquistare Cialis Soft Tabs Viagra e generici Levitra Cialis Generico Lovegra Super Kamagra Viagra femminile Acquistare Test Pacchetto Generico LIDA Dai dai hua Cialis Pastiglie Acquistare Super Kamagra Cialis Generico Viagra online
chaquetas moncler moncler mujer barbour mujer louis vuitton madrid gafas de sol ray ban baratas abercrombie barcelona bolsos michael kors gafas de sol oakley baratas barbour hombre botas ugg rebajas oakley frogskins cinturones louis vuitton woolrich madrid moncler barcelona oakley frogskins baratas parajumpers madrid polo lacoste ghd baratas air max 90 blancas zapatos mbt nike huarache blancas