aranılagelmiş ................


              
 yağmur yağıyordu….

         kumsalı olmayan bir denizin hemen kıyısında, fazla yüksek olmayan  kayalıkların  üzerindeki  kırkiki  iğne  yapraklı  çam  ağacının  denize  en  yakın  orta  büyüklükteki  üç  tanesinin  oluşturduğu  doğal  çardağın  tam  ortasında  yatıyordu.

         ılık  bir  rüzgar  esiyor ve sanki  binlerce  karınca  üzerinde  dolaşıyormuş  gibi,  hoş  bir  gıdıklanma  duyusu  hissediyordu. henüz  uyanmamıştı  ama  gözlerindeki  karanlık  yavaş  yavaş  aydınlığa  dönüyordu. üzerinde  ne  bir  çatı,  ne  bir  yorgan,  ne de  yanında  bir  kadın  vardı.  aydınlanma,  peşinden  yoğun  dalga  ve köpük  seslerini  getiriyor  ve  bu  seslerde  ege’de nasılsa  kalmış  birkaç  balığın  amansız  takipçisi  martıların  bağırtılarıyla  karışıp  uyanma  seslerini  tamamlıyordu.

        her  sabah  böyle  uyanıyordu  ve  yine  gördüğünü  bildiği  rüyayı  anımsamıyordu .anımsıyor ama çizemiyordu..   

        uzandığı  yerden  doğrulduğunda, çam yeşilini, onlarca  yıldır  üst  üste  dökülerek  yerde  kalınca  bir  tabaka  oluşturmuş  iğne  yaprakların siyaha  kaçan kahverengisini, kum  ve  kaya  grisini,  ufukta  fulü bir  çizgiyle  birleşmiş  deniz  ile  göğün  mavisini,  köpük  beyazını  ve   tıpkı  martılar  gibi  kalan birkaç balığın  peşinde  bata  çıka  koşturan,  küçük,  boyası  dökülmüş  balıkçı  motorlarını  görüyordu.

          en  çok  o, ufuk çizgisinde  yalnız  açık havalarda  görebildiği, karaltıya takılıyordu. bulutlu  ve  rüzgarlı  havalarda  görüntü  ve  ses  izleri değişiyor,  siyah  bulutların  hareketiyle  denizin  rengi  siyah  ile  mavi  arasında  gidip  geliyordu.  bu  renk  değişimi  ufkun da  hareket etmesine,  neden  oluyordu. böyle  zamanlarda  karaltının, gördüğünü  bildiği  ancak  anımsayamadığı;  düş  olup  olmadığını yada ondan bir ayrıntı olabileceği, uzunca  bir  süre  düşünmek  zorunda kalıyordu.

          akşamları  güneşle  yatıp,  sabahları  güneşle  kalkıyordu.. eskiden  özgürlüğün önündeki  en  büyük  engelin  zaman  olduğunu  düşünür  ve  saatlerden  nefret  ederdi.  ancak  her  zamanda  saat  kullanmak  zorunda  kalmıştı. zamanı  bilinçli  kullanmayı  bırakalı  uzunca  bir  süre olmuştu  ve  böyle  kalmasını  istiyordu.

        yattığı  yer,  yumuşak  bir zemindi  ve  vücudunun  şeklini  almıştı. yağmur  yağdığında  hiç  su  birikintisi  oluşmuyor, çam yapraklarının  arasından  süzülen  su  hemen  toprağa  ulaşıyordu. tam  o  zamanlarda, yatağını  inanılmaz  bir  koku  kaplıyor  ve  çoktan  unuttuğu  bir çok  güzel  duygu  ile  donanıyordu. bazen  kurumuş  bir  iğne  yaprağın  batmasıyla  hafif  bir  acı  hissediyor,  bunun  dışında herhangi  bir  yerinde, hiç bir  ağrı  ya da  sızı  oluşmuyordu.inanılmaz bir direnç kazanmıştı….ve bunu seviyordu….

        duvarlarına  bir  şey  asamıyordu,  temizlemek  toplamak  zorunda  değildi,  her  tarafı  pencereydi  ve  kilitlenecek  bir  kapısı  yoktu.  ısıtamıyordu, rüzgarı  durduramıyordu,  kimse  ile  paylaşamıyordu,  sahiplenmesini  gerektiren  hiçbir  şey  yoktu  ve  en  çok  da  bu,  ona  göreydi.sadece  kullanıyordu, orası  onun  odasıydı  ve  odasını  çok  seviyordu.

        yatağı  kendi  ile  bağlantısını  koruyabildiği  ender  yerlerdendi. gözlenebilecek  çok fazla  şey  yoktu,  yada  onlara  alışmıştı...her bir imgenin bir karşılığı vardı..”yeni” kavramı yok olmaya başlamıştı belleğinden. sorgulamalarını  yalnız  burada  yapabiliyordu.bu rahatsız ediciydi ama çok denemesine karşın..kendini başka bir yerde asla dinleyemiyordu…bir farklılık vardı çözemediği…..ifade edemiyordu kendisini….

 

                                xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx      

 

         o,bir kentliydi.ankara’nın en eski semtlerinden ismetpaşa’da  doğmuştu. çocukluğu, o  küçücük semte  sığışmış  onlarca  amele  kahvesindeki  inşaat  işçilerine simit, poğaça  satarak geçmiş; babasıyla  aynı  işi yapmaktan  inanılmaz  onur  duymuştu.

         tavası  boşaldığında,  eve  annesine  gider  hasılatı  bırakır,  sonra da gençlerin toplandığı,  bir  tarafı  yeni  yapılmış betonarme  apartman,  diğer  tarafı üç  katlı  eski  ankara  evlerinden  bozma,  derme çatma  amele  odalarından  oluşan dar  sokağa  gelir ve bakkalın  önündeki  beton  çıkıntıya  otururdu.

          mahallenin  gençleri  akşamları  burada  toplanır,  sohbet  eder  ve  bakkala  emanet  ettikleri  ipin  bir  ucunu  yeni  apartmanlardan  birinin  altındaki  dükkanın  kepenk  demirlerine,  diğer  ucunu da  amele  odası  simsarlarının  en  vicdansızı  ‘çilli  sait’in  bahçesindeki,  kayısı  ağacının  dışarıya  uzanan  dalına  bağlarlardı. bu,  hep,  çilli  sait  ile  gençler  arasında  kavga  nedeni  olurdu.  ancak,  ip  her  zaman  gerilir ve  maç  yapılırdı.sait’in söylenmekten, bağırıp çağırmaktan başka hiç şansı olmuyordu….                                                                                                   

          sokağa  gerilen  ip voleybol  maçının heyecanı ve çekişmesi yanında ,  ara sıra  geçen  arabaların  şoförlerine  ‘başını  eğ’  esprisini  yapmak  içindi. maç biter,  mağlup  takımın  kolalarıyla  güncel  sohbetler  devam  ederdi.    

          ortaokulu  henüz bitirmişti. yaz  tatiliydi  ve  liseye  kayıt  olmayı  bekliyordu. bakkalın  önünde  kitap alışverişleri  olurdu. voleybol  maçı  için  takım  oluştururken  eksik  kaldığında  onu da  oynatıyorlardı;  ancak  hiç  kitap  vermemişlerdi.  yeteri kadar  büyük  olmadığından mı  yoksa  karşılığında  verecek  bir  kitabı bulunmadığı  için mi..  ona kimse kitap  vermiyordu,  bunu  bir  türlü  çözemiyordu.   okumak  istiyordu,  ama  bakkalın  önünde  ona  verilecek  bir  kitapla  başlamalıydı.    garip  bir  tılsımı  vardı, orasının. her şeyi  orada  yaşamak, onlardan  biri  olmak  istiyordu. 

                        xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx      

 

         gördüğüne  inandığı   düşün,  küçücük  bir  bölümünü  anımsasa,  o  karaltıya ilişkin  olup  olmadığını  çözecekti.  bunu  çözmesinin  neden  önemli  olduğunu da  bir  türlü  anlayamıyordu. ama  her  zaman  aynı  şey  oluyor  ve  saatlerce  kilitleniyordu.  yalnız  kapalı  havalarda  ufuk  çizgisini  kaybediyor  ve   göremiyordu onu. Böyle durumlarda da    düşünecek  bir  şey  bulamıyor,  içini  dayanılmaz  bir  sıkıntı  kaplıyordu.

          pek  acıkmıyordu. köye  gitmeyip  acıktığı  zamanlarda  ise  böğürtlen  ve  çeşitli  yabani  meyveler  yiyordu. önceleri  çekinmişti,  doğayı  tanımıyordu.  neyin  iyi  neyin  kötü  olduğunu  anlamak  için  sınamak  zorundaydı. yaşamak  istiyordu,  ne  olursa  olsun  yaşamalıydı.  o  yüzden  ilklerde  hep  çok  küçük  ısırdı  ve  uzunca  süre  bekledi.  sonra  her şeyi  bir bir  tanıdı  ve  kullanmayı öğrendi.  

           içme  suyunu  yattığı  yerin  hemen  yakınındaki  dereden  sağlıyordu.  çok  ince  bir  dereydi  ve  denize  oldukça  yüksekten  döküldüğü  için  tuzlu  suyla  karışmıyordu. köyün hemen  arkasındaki  dağlardan  kaynayıp  kısa  bir  yol  kat ederek  denize  ulaşıyor  ve  yalnız  denizin  dingin  olduğu  zamanlarda  duyulan,  inanılmaz  güzel  bir  melodiyle  deniz  tarafından  kucaklanıyordu.

         tuvalet  burada  hiç  problem değildi,  birikinti  oluşmaması  için  her  defasında  değişik  yerleri  kullanıyordu. temizliğine  hala  dikkat  ettiğinden  tam  derenin  döküldüğü  yerdeki  bölgeleri   tercih  ediyordu.         

         zaman  zaman  rüzgarın  getirdiği  gazete  parçalarını  yakalıyor  ve  son  sözcüğüne  kadar  okuyordu. güncel  olandan  tamamen  kopmuştu. takip  edebildiği  hiçbir  şey  kalmamıştı.  bunu  isteyip  istemediğinden de  emin  değildi. Güncel olanın anlamı konusunda derin bir sessizlik vardı içinde….

 

                             xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx  

 

         bir  gün  simit  ve  poğaçaları  sattıktan  sonra,  hasılatın   küçük  bir  bölümünü, çorabının  içine  koydu.  annesine  poğaçalardan  sekiz  tanesinin  yere  düştüğünü  ve  çamur  olduğunu,  onları  atmak  zorunda  kaldığını  söyledi. ilk  kez  böyle  bir  şey  oluyordu, kimse  ona  bir  şey  sormadı. sonraki  hafta  tabladaki  mallardan  bir  kısmını  zabıta  kaptı.  bu da  ilk  kez  oluyordu  ve  gene  kimse  bir  şey  sormamıştı.  bir  daha  böyle  bir  şey  olmadı,  ama  yaşamı  boyunca  bu  yalanların  ezikliğini hep  hissetti.  artık  bir  kitap  alacak  kadar  parası  vardı.

          ertesi  gün  eve  her zamankinden daha geç  geldi.  ulus’a  gitmiş,  kitapçıları  dolaşmıştı. yüzlerce  çeşit  kitap  vardı  ve  çok  ciddi  bir  sorun  oluşmuştu.  ne  tür  bir  kitap alması  gerektiğini  bilmiyordu. hınzırca  düşündü  ve  kararını  verdi. hemen  bakkalın  önüne  gidip,  değiş tokuş  yapılan   kitapların ismini  okumaya  çalışacak, alacağı  kitap  konusundaki kararını  öyle  verecekti. 

         o  gün  hiç  kitap  değişimi  olmadı. bitirilemeyen  bir  voleybol  maçı  yapıldı  ve  insanlar  apar  topar  bir  yerlere  gittiler. parayı  eve  götürmek istemiyordu. gündüz  çorabında  tutuyor,  akşam  kızılay  aşevinin  bahçesindeki  dut  ağacının  altında  bulunan,  tahtadan  yapılmış  oturağın  dengede  durması  için  ayaklarından  birine  konan  mermer  parçasının  altına  koyuyordu. üçüncü  gün  olmuştu, nihayet  bir  kitap  el  değiştirdi.  kitabın  ismini  görebilmek  için  çok  uğraştı,  ancak  başaramadı. ip  gerilirken kitabı tutmak  isteyecek  oldu,  ancak  eksik  vardı,  onu da  takımlardan  birine  aldılar.

         kızılay  aşevi,  uzunyoldan  sağa  dönen  ilk  sokaktaydı.  taş  duvarlar  arasında  küçük  bir  kulübeydi  ve  bahçesinin  tam  ortasında  kocaman  bir  dut  ağacı  vardı. dut  mevsimi  çocukların  eğlencesi  olan  bu  ağaç,  diğer  zamanlarda  yaşlıların  gölgesinde  dinlendikleri  bir  sığınaktı. her  gün  öğle  vakti  kamyonetlerle  çelik  karavanalar  içerisinde  yemekler  gelir  ve  zaten  sıraya  geçmiş,  uzunca  süredir  bekleyen  insanlara  dağıtılırdı.

           oradan  hiç  yemek  yememişti;  ama  o  coşkuyu da  hep  yaşamak  istemişti.    

          aşevine  gitti, parayı  her  zamanki  yerine  koydu. eve  geldiğinde,  annesi  ve  babası  yatmaya  hazırlanıyordu.  o  da  yattı.   içinde  bir  sıkıntı  vardı. yatağında  dönüp  duruyor,  bir  türlü  uyuyamıyordu. bir  süre  sonra  daldı.  zor  bir  gece  geçirmişti.

          o  zamanlar  rüyalarını  anımsayabiliyordu,  tablasına  poğaçaları  doldurdu  ve  yola  koyuldu.  aşevine  geldiğinde, gördüklerine  inanamadı. dut  ağacı  kesilmiş, oturak  kaldırılmıştı.  mermer  parçası da  paralar da  yoktu. kapıya  bir  tabela  asılmıştı  ‘ptt deposu’.  kendine  gelmesi  biraz  zaman  aldı.  toparlandı  ve  yürümeye  başladı,  yeniden  deneyecekti.  sonra  rüyasını  anımsadı. yüzüne  minik,  yarım  bir  tebessüm  düştü. fırına  gelmişti. poğaçaların  yanına  simitleri  dizdi  ve  amele  kahvelerinin  yolunu  tuttu.

         paraları annesine  verir  vermez,  bakkalın  önüne  koştu. her  zamankinden  daha  kalabalıktı.  çok  çekişmeli  bir  maç  oldu.  tam  yedi  sürücüye  arabasının  içinde  başını  eğdirdiler.  kolalar  alındı. sohbet  başladı.  o  gün  farklı  bir  şey  vardı, değişik  bir  coşku. biraz  sonra  nedeni  anlaşıldı.  mahalleye  yeni  takılmaya  başlayanlardan  biri  sazını  getirmişti  ve  sohbetin  ardından  başladı  çalmaya. mahallenin  yenisi  çalıyor, herkes  hep  bir  ağızdan  söylüyordu. Sait pis pis bakıyordu görünmemeye çalışarak. söylenen  türküleri  daha  önce  hiç  duymamıştı. sözleri  irkiyordu…

         türküler  bittiğinde, zayıf, uzun  boylu  ve  gözlüklü  olanı, onu  yanına  çağırdı. yukarda  tepede  oturuyordu. nadir  olarak gelirdi,  haftada  birkaç  kez, ama  sohbetlerde  en  çok  o  dinlenirdi.  elinde  küçük  bir  kitap  vardı,  uzattı.  kalbi  duracak  gibi  atıyordu,  hemen  kitabı  aldı  ve  rüyasını  anımsadı. bu  sefer  yüzünde  tam  bir  gülümseme  oluştu  ve  yoğun  bir  sıcaklık  hisseti. en  çok da  artık  yalan  söylemek  zorunda  kalmayacağı  için  sevinçli  idi.

         o  gece  gene uyuyamadı.        

         ilk  kitabını  o  gece  okudu  ve  bitirdi. içinde  bir şeyler  kıpırdamıştı.  çok  iyi  anımsıyordu,  son  yaprağı  kapattığında  inanılmaz  bir  şekilde  ürpermiş  ve  uzunca  bir  süre  titremişti.  artık  öğrenmesi  gereken  çok  şey  olduğunu  biliyordu ve  çok daha  fazla okuyacaktı. 

 

                               xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx 

 

            daha  önce,  yani  ilk  geldiği   dönemde  bütün  çevreyi  dolaşmıştı. insanların  en  az  uğradığı  yer  burasıydı.  zaman  zaman  birkaç  avcı  ve  köyün  çocukları  uğruyor,  ama  fazla  kalmıyorlardı.  yakındaki  derenin,  denize  dökülmeden  hemen  önceki  kayalık  bölgesinde de  küçük  bir  in  vardı.  içerisine  rahatça  girebiliyordu. manzarası  pek  iyi  değildi;  ama  derenin  sesi  rahatça  uyumasını  sağlayabilirdi.  soğuk  ve  yağışlı  havalarda  burayı  kullanabileceğini  düşündü. kararını  vermişti,  kışları  ve  yağışlı  havaları  burada  geçirecekti.

             inin  hemen  ağzındaki  güneş  gören  bölümlerde  yosunlanma  oluyordu.  bu da  birkaç  kez  düşmesine  neden  olmuştu.

             önceleri  geceleri  çok  korkmuştu,  sonraları  alıştı. derenin  sesi, özellikle  geceleri  yükselen  hayvanların  sesleri  artık  onu  dinlendiren  sesler  haline  gelmişti.

              hayvanlardan  edinebildiği  dostları  yoktu  ancak,  böcekler  ve  sineklerle  arası  son  derece  iyiydi. bir  tane  örümcek  vardı ki,  onu  gördüğünde  hep  korkuyordu.  kahverengi,  sarı  ve  siyah  renklerden  oluşuyordu.  biraz  irice,  tüylü  ve  altı  bacaklıydı. her gün  birkaç  kez  görüyor;  ancak  hep  aynı  örümcek  olup  olmadığını  ayırd  edemiyordu.  onu  öldürmeyi  çok  düşündü,  beceremedi.

              bir  gün  uyandığında  onu  elinin  üzerinde  buldu. güneşleniyordu.  hiç  rahatsız  etmedi.     

  

                                 xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx      

 

          okullar  açılmış,  liseye  başlamıştı. okul  başladığında  babası simit  poğaça  satmasına  izin  vermiyordu,  zaten  inşaat  işçileri de  kışın  ismetpaşa’dan  ayrılıp  köylerine  giderlerdi. kimse  kalmazdı  ismet paşa’da. babası içmediği   sürece  çok  iyi  bir  insandı,  ama içtiğinde  nefret  ederdi  ondan.  içince  önce annesini  döver,  sonra  pişman  olup  hüngür  hüngür  ağlar  ve  sabah  binlerce  defa  özür  dilerdi. en çok  kızdığı  şey  buydu. ertesi  gün  pişman  olacağını  bile  bile  hep  aynı  şeyi  yapmak,  ona   çok  ters  gelirdi. yaşadığı  ortamda  bütün  babalar  çok  içer  ve  karılarını  döverdi.  ancak  kaç  tanesinin  sabah  pişman  olduğu  hakkında  hiçbir  şey  bilmiyordu,. yapabileceği  hiçbir  şey  yoktu. kitapları  biraz da  bu  yüzden  sevdi, insan  haklarından, eşitlikten  bahsediyorlardı. annesini  belki  böyle  kurtaracaktı.

            evleri  bakkalın  bulunduğu   sokağın,  yeni  apartmanlarının  başladığı  yerin  hemen  başındaydı.  kerpiçten  yapılmıştı  ve  küçük  bir  bahçesi  vardı. özenerek  yapılmıştı, ancak  inşaat  işçileri  ismetpaşa’ya  yerleştikten  sonra  semtin  rengi  değişmiş,  eski  sakinler  evlerini  oldukça  ucuza  satarak  başka  yerlere  taşınmışlardı. babası,  büyük  kente  umutlarını  taşırken  yanında  getirdiği  paranın  üzerine  biraz  borçlanarak  burayı  almış, ancak  hiçbir  zaman  tamir  edecek  parayı  bulamamıştı.

           annesi  ev  kadınıydı. simitler  fırından  alınırdı;  ama  poğaçalar  annesinin  imalatıydı. hep  ilk  sömürdüğü  insanın  annesi  olduğunu  düşündü,  ancak  bu  sömürünün  adını  hiç  koyamadı. hiç   okumamıştı annesi,  sadece  poğaça  yapmaktan  gelen  bir  gücü  vardı.  o  gücü  kullanmayı  hiç  öğrenemedi.

           yaşamdan  tüm  beklentilerini   onun  üzerine  kurmuştu;  oğlu  okuyacaktı,  kendi  yaşadıklarını  babasının  yaşadıklarını  hiç bir  zaman  yaşamayacaktı.  bazen  poğaça  hamuru  yoğururken  izlerdi  onu, istediği  her  şey  okunurdu  yüzünden.hepsi hüznün arkasına sığınmıştı…..acıtan bir hüznün…..

           ankara’ya  geldiğinden  beri, yaşadıkları, o  dar  sokaktan  başka  hiçbir  yer  görmemişti. gençlerden  az önce  toplanırlardı kadınlar  bakkalın  önünde,  attıkları  kahkahalar, evlerinde  hiçbir  zaman  yaşayamadıklarını  ve  geceye  doğru  yaşayacaklarını  anımsatırdı  ona.  bu  neşeyi de hiçbir  zaman  anlayamadı.  belki  ancak  böyle  dayanabiliyorlardı yaşadıklarına. sokak  sohbetleri  alınsaydı  ellerinde,  ne  yaparlardı  diye  düşündü  çoğu  zaman. yanıtı  yoktu.

             bir de  küçüklüğünden  beri,  sokaktan  geçerken  nara  atan  bıçkınlar  vardı, hep  gece  geçerlerdi. gündüz  onları  gören  olmazdı, adları  yoktu  lakapları  vardı. saygı  görürlerdi  mahalleliden, bakmazlardı  kimsenin  karısına,  kızına.  sadece  nara  atarlardı. sadece köşedeki,  işkembeci  şikayetçiydi onlardan,  paraları  olmazdı  hiç, deftere  yazdırırlardı  hep,  ama bir  gün mutlaka  ödenirdi  çorba  paraları. bakkalın  önündeki  güncel  sohbetler  değişip  dönüştükçe  naralar  azaldı  ve  bir  süre  sonra  tamamen  yok oldu,  artık  evlerinde  içiyorlardı, hırçınlaşmışlardı, karılarını  çocuklarını  dövüyorlardı. değişime  ilk  tanıklığıydı  bu  ve  arkası  gelecekti,  biliyordu  bunu.    

             ilk  acıyı,  başka  bir  semtte  dolaşırken  ayağı  kayıp  düşen, düşerken de  kafasını  yerde  duran  bir  silaha çarpıp,  patlamasına  neden  olarak ölen, sokak  müdavimlerinden  biriyle  yaşamıştı. çok  etkilenmişti,  o  ilk  kitap  verendi.  ilk  eylemine  katıldı.  sonradan  adının  korsan  miting  olduğunu  öğrendiği  bu  eylem,  uzunyolun  dışkapı  tarafından  başlayıp,  başkent  hamamının  önünden,  kahvelerin  yoğun  olarak  bulunduğu  küçük  alana  kadar  devam  etti. küçük  meydanda  sloganlar  atıldıktan  sonra  and  içildi  ve  insanlar  büyük  bir  hızla  dağıldı.  oracıkta  kalakalmıştı. ürperiyor ve  titriyordu.

               Sonraları,  tam  hamamın  önünden  geçerken hep  aynı  şekilde  ürperip  titrediğini  anımsadı. bir  anlam  verememişti;  ama  çok  yoğun  olarak  hissetmişti bu duyguyu.

              o  dönemde,  en  çok  düşündüğü  şeylerden  biri,  ilk  kitabı verenin  oralarda  ne  yaptığı  idi.  sonraları  yanıtı  buldu,  artık  o da  ankara’nın  bir  çok  semtini  biliyordu.

           kurtarılmış  bölgeler  vardı  o zaman ve o, kurtarılmış  bölgelerden  birinde  yaşıyordu. 

 

                               xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx 

 

           tam  dokuz  aydır  aynaya  bakmamıştı. el  yordamıyla  saçının  ve  sakalının  durumunu  anlayabiliyordu, yalnız  tuzlu  suyla  yıkanıyor  sonra, derenin  denize  döküldüğü  yerdeki  küçücük  şelalenin  altına  girip  durulanıyordu.  sabun  kullanmadığından, vücudundaki  bütün  tüyler  katılaşmıştı.

           değişik bir şeyler  görmek  istediğinde,  denize  yaklaşık  on  dakika  mesafedeki  köye  gidiyor  ve  akşama  kadar  orada  kalıyordu.  köylü  en  azından  oradaki  hikayesini  bildiğinden,  ondan  rahatsız  olmuyordu.  ancak  kahvede  ve  evlerde  sıkça  konusu  geçiyordu. onun  üzerine  herkes  farklı  bir  şeyler  üretmişti,  kimisi  kaçak,  kimisi  aşık,  kimisi de  deli  olduğunu  düşünüyordu.

              köye  gittiği  zamanlarda, aynı  zamanda  köy  odası  olarak  kullanılan  kahve,  okul, bakkal  ve  birkaç  evin  bulunduğu  meydanda,  bakkalın  hemen   köşesindeki  taşa  oturuyordu. bu  davranış  ona  çok  tanıdık  geliyordu.

               bakkala  girip  çıkanların  verdiği birkaç  parça  ekmek, okul  çocuklarının  azıklarından onun  için  ayırdıkları  parçalar  ve  kahvecinin, gidebildiği  her  sabah  verdiği  bir  bardak  çayın  dışında  onunla  ilgilenen  kimse  yoktu. 

               Köyde bir köşesi vardı ve köşede bir kayası……………      

                 

                                 xxxxxxxxxxxxxxxxxxx                                                                                    

         okul, kurtarılmış  başka  bir  bölgedeydi. artık  büyüdüğünü hissediyordu. değişik  şeyler  yapmalıydı,  kendini aşmalıydı. sürekli okuyordu, bakması, görmesi, dinlemesi, konuşması, hatta  yürüyüşü  bile  değişmişti.

          mahalleye  sadece  akşamları  gider  olmuştu. okulun  olduğu  bölgede  bulunan  küçük  bir  çarşıdaki  çay  ocağına  takılıyordu. sohbetler artık  güncele  müdahale  şekline  dönüşmüştü. sürekli  bir  aktivite  içindeydi  afiş  asıyor, duvarlara  yazı  yazıyor, bildiri  dağıtıyor, mitinglere  katılıyordu. kendini  çok  fazla  geliştirmişti,  her  konuda  konuşabiliyor  ve  kendini  dinletiyordu.

        evdeki  ilişkiler de  artık  eskisi  gibi  değildi, yanıtlara  çok  yakındı  ve  müdahale  ediyordu. böyle  gitmemeliydi,  değişim evde de  yaşanmalıydı. baba  yazları  şarap,  kışları  ispirto  içerdi. sağlığı  çok bozulmuştu. ancak  bu, evdeki  nüfus  artışını engellemiyordu ve  yeni bir  kardeş  gelmişti.  içkili  bir  akşamdı, anne yine dayak yerken  ilk  kez  babasının  elini  tuttu,  yapmaması  gerektiğini  söyledi.  bu  eylem  babadan  yenen  dayakla  noktalandı. burnu  kanıyordu,  ilk  kez  kanın  tadını  aldı. dışarı  çıktı. yumruklarını  sıktı ve  o  sıska  gecekondunun  ahşap  merdiven  direğine  bir  yumruk  attı. sağ  eli parmaklarının  başladığı  yerden  kanıyor ve  kemikleri  gözüküyordu.

                   değişim  çok  köklü  olmalıydı.

           kahvehanelerden birisi  dernek  haline  gelmişti,  sokağın  müdavimleri  artık  oraya  takılıyorlardı.  daha  yaşlı  insanlar  gelip  gitmeye  başlamıştı.  sohbetler  mahalle, kent ve  ülke  sorunlarını  çözmeye  yönelmişti. derneğe  üniversite  öğrencileri de  geliyor  ve  ortamı  son  derece  güzelleştiriyorlardı. çok  şey  öğrendi üniversitelilerden.  ancak  sokağa  ip  gerilmiyordu  artık  ve  özlüyordu  ‘başını  eğ’  esprisini,  kadınların  ağlama  gibi  kahkahaları  duyulmuyordu,  artık  bakkal  kola  satamıyor,  işkembeci  şikayet edebileceği  kimse  bulamıyordu.  mahalleye  ciddiyet  gelmişti.

 

                              xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx 

 

         bazen  sabahları  uyandığında, yatağının  köye  bakan  tarafındaki  çam  ağacının  altında  yeni  pişirilmiş  ekmek  bulurdu. kimin  bıraktığını  hiç  görmedi,  ancak  o  ekmeği  hep  büyük  bir  zevkle  yedi.

          sabahları  köye  gittiğinde,  daha  yaklaşırken  o  ekmeklerin  kokusunu   alıyor  ve  çocukluğundaki  simitçi  fırınlarını  anımsıyordu.  yüzünde  tıpkı  eskiden  olduğu  gibi  küçük  bir  gülümseme  oluşuyor  ve  bakkalın  köşesindeki  taşa  gelip  oturuyordu. oraya  gitmesinin  nedeni,  insanlardan  kopmamak mı  yoksa  insanlara  yaşadığını,  var  olduğunu  anımsatmak mı olduğunu  bir  türlü  ayıramıyordu.                  

          artık  köye  her zamankinden  çok gider  olmuştu.  köylüler  ona  daha  çok  alışmış  ve  görmedikleri  zaman  merak  eder   olmuşlardı. kimse ona  takılmadan  geçmiyordu. 

        en hafif tanımlamayla, köyün  delisi  olmuştu  artık.     

 

                            xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx         

           

       ismet  paşa’nın  da   bir  delisi  vardı. adı  yoktu. herkes  “paşa”  diye  çağırırdı  onu.   paşa’nın  bıçağı  vardı, racon  keserdi  ya da  kesmesine  izin  verilirdi, eğlence  zamanı. güzel  giyinirdi  paşa, inşaat  işçilerinin  söküklerini  diken  sokak  terzilerinde  her  zaman  ona  göre  bir  şeyler  bulunurdu. kahvelerin  topluca  bulunduğu  uzunyolda  panayır  berberi  yaşlı  bir  amca  vardı, paşayı  tıraş  ederdi  geldikçe,  saçı  sakalı. kahveye  geldiğinde  baş köşeye  oturtulur  ve  hemen  çayı  getirilirdi. pazar  günleri  sıhhi  banyo  tamamen  dolardı, paşa  tam  o  zaman  damlar,  içeri   hamamın  eğlencesi  olurdu.  kimse  para  istemezdi,  isteyemezdi; bıçağı  vardı. 

      bir gün  dernek  başkanı  kahvede paşayla  eğlenenleri  iyice  paylamış  ve  paşayı da  onurlu  davranmaya  davet  etmişti. onur da  neymişti ki, paşa  bu  işten  hiç bir  şey  anlamamıştı.  o günden  sonra  paşayla  kimse  eğlenmedi, racon  kesmesini  istemedi. en  önemlisi,  kimse  bıçağından  korkmadı.

      dernekle  birlikte  insan  görüntüleri  ve  davranış  örüntüleri  iyice  değişmişti. onlarca  yeni  yüz  dolaşıyordu  sokaklarda, insanlar  sanki  biraz  ürkek  ve  korkaktı.  sokaklarda  sürekli  polisler  dolaşıyor,  kahvelerin  herhangi  birinde  kavga  çıktığında, aniden, nereden  çıktığı  belli  olmayan  sivil  polisler  beliriyor  ve  insanlara  çok sert  davranıyorlardı.

       kahvelerin  kapanma  saatleri, insanların yatma  saatleri  hep  değişmişti.

       mahallenin  etrafını  çeviren  bulvarlara  yakın  yerlerde  apartmanlar  vardı, bunların  üst  katlarında  çeşitli  cemiyet  dernekleri ve kulüpler  açılmaya  başlamıştı. büyük  arabalı,  iyi  giyimli  insanlar  sürekli  buralara  girip  çıkıyor,  açık  camlarından  sanki  içerde  yangın  varmış gibi,  yoğun  bir sigara  dumanı  çıkıyordu.  geceleri  geç  saatlerde  bağrış  çağırışlar  olur,  silah  sesleri  gelir,  ancak  polis  onlara  kahvelerdeki  insanlara  davrandığı  gibi  davranmazdı.

       ara  sokaklarda  sıkça  rastlanan,  kadın  çoluk  çocuk  hep  beraber  yapılan  kavgalara  hemen  hemen  hiç  rastlanmıyordu  artık. kimse  evinin  önünü  süpürmüyor,  çamaşırını  camdan  cama  gerilmiş iplere  asmıyordu.

       dernekte  yapılan  sohbetler  çeşitli  riskler  nedeniyle  yapılamıyor, bunun  yerine  oldukça  azalmış  insan  sayısıyla,  mahallenin  üst  kısımlarında,  araçların  giremediği,  ancak  iki  insanın  geçebileceği  genişlikteki  sokaklara  oturmak  suretiyle,  artık adı  eğitim  çalışmaları  olan  sohbetler, nöbetçi  koymak  suretiyle  gerçekleşiyordu. insanlar  eskiden  olduğu  gibi  hemen  kararlar  alıp  uygulayamıyorlardı. artık  farklı  düşünenler  vardı  ve  gruplar  oluşmuş  ya da  oluşturulmuştu.

       paşa  yeni  durumdan  hiç  hoşnut  değildi. kimse  onunla  eğlenemiyordu, onu  mahalleye  bağlayan  sıcaklık  kalmamıştı. bir  sabah  çay  içmeye  gelmedi. mahallenin  paşası  artık  yoktu.

 

                        xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx      

 

       çok  büyük  bir  köy  değildi. bölgedeki  topraklar  çok  verimliydi  ve  seracılık  yaygındı.  verimli  topraklar  yüksek yaşam  standartları  üretmişti ve  bölgede  çok  fazla  köyün kurulmasına  neden  olmuştu. köyler  arasındaki  sosyal  ilişkiler  kız  alıp  vermek  ve  hasat  panayırı  ile  sınırlıydı.  ekonomik  ilişkiler aynı  türden  üretim  yapan  onüç  köyün  ortak  kurduğu  kooperatif  aracılığı  ile  sürdürülüyordu.  bakkalın  köşesinde  oturduğu  taştan,  köyün  tüm  ekonomik  ve  sosyal  hayatını  gözleyebiliyordu, bundan da korkunç  tat  alıyordu.      

       düğünler  genelde  hasattan  sonra  yapılıyor  ve  çok  keyifli  geçiyordu. bu  tür  etkinlikler en  çok  onun  işine  yarıyordu. ona  yer  açmıyorlardı  ama  masalardakilerden  payına  bir şeyler  düşüyordu.    artık  sadece  böyle  zamanlarda müzik  dinleyebiliyordu. kulakları  farklı  sesler  duyuyor,  midesi  farklı  yemekler  görüyordu.  buradaki  eğlencenin  temelinde  o  alıştığı,  bildiği  tarzda davul  zurna  yoktu.  klarnet  ve  darbuka  ile  yapılan  müzik  bütün  düzlüğü  kaplayıp, efelerin  rakıyla  karışık  coşkusunu  tabanca  ve  tüfek  sesleriyle  karıştırıp  onun  anılarına  sarkıyordu.  

   

                        xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx      

 

       ilişkilerin  daralması  onu  mahalleden  uzaklaştırmıştı.  okul  yakınlarındaki küçük  çarşının,  giriş katının  en dibindeki  çay  ocağında  yaşananlar,  çok daha  ona  göreydi.  en  azından  oradaki  herkes  kendi  kuşağındandı. okuldaki  sorunlar  ve  onların  çözümlerine  yönelik  üretimler,  ona  ülkeyi  kurtarmaktan  daha yakın  geliyordu.

      okulda  öğretmen  ve  idareciler  tarafından  alınan  kararlar  gene  onlar  tarafından  uygulanıyor,  bu da  öğrencilerin  yaşamlarını  kolaylaştırmak  yerine  daha da  zorlaştırıyordu.  Bir şeyler  yapmak gerekiyordu;  yaptılar.

      polisle  ilk  tanışmasıydı, çok  acı  çekti. onbir  gün  boyunca, yaklaşık  bir  metrekare,  hiç  ışığı  olmayan, tabanı  beton ve o  güne  kadar  orada  kalan  herkesin  bir şeyler  bıraktığı  sözcükler, sloganlar ve  dörtlüklerle  dolu duvarlarla; üzerinde bir  karışa  bir  karış, yalnız  dışarıdan  açılabilen  bir penceresi  olan  bir  kapı. hepsi  bir  başka acı,  hepsi  bir  başka  umut,  ama  ortak  olan  bir  şey  vardı ki,  ondan  çok  etkilendi.       

                       şöyle  yazmıştı  misafirlerden  biri;

                      

                       ‘kimi  zaman  umut

                       silah  olur

                       çözüm    ise

                       ölüm’  

      direnmekti  genelde  yazılan,  bir  sonraki  misafire  ne  yapması gerektiğini  söylemekti mesajlar.  onların, öncekilerin  ne  yaptığını merak  etti  hep. yaşananlar aynıydı, duyabildiği  nefesler  rakı  kokuyordu,  kalorifer  borusuna  asılan  halı  önce  ıslatılıp,  sonra  dövülürken  ev  sahipleri, çaresizlikten  olsa  gerek,  orada  doğum  yapmış  bir  kedinin  yavrularını  büyük  bir  şefkatle  seviyorlardı. evin  reisi  küçük  süt  tabağını  boş  görmüş, birilerine  bağırıp  duruyordu.   Hayvan severliğin  en  güzel  örneklerindendi  duydukları.  reisin  davranışından  çok  etkilemişti. onu, kutlamak  istedi.  ancak  kolları  kalorifer  borusunun  sıcağından  yanıyordu,  ellerinin  nerede  olduğunu  anımsamıyordu  ve  onu  göremiyordu. vücudunun  bu  kadar  ağır  olabileceğini  hiç  düşünmemişti  ya da  bir  gün  onu  taşımak  zorunda  kalacağını. keşke  biraz  zayıf  olsaydı. bir  süre  sonra ışık oraları  aydınlatmaya  başladı, bağırmaktan  başka  yapabileceği  hiçbir şey  yoktu. diğerlerinin  ne  yapmış  olabileceğini  düşündü  ve  hücrenin  duvarına  ne  yazacağını.

      hiç yenilgi yoktu duvarlarda………….

      onaltı  yaşındaydı, polisle  tanışmıştı, parmak  izi  alınmış, resmi  çekilmişti. adliyeyi  görmüş, hakimi, savcıyı, avukatı  tanımıştı.  bitkindi  ve  yaşadıkları  çok  ağır  geliyordu.  

 

                          xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

                   

       oraya  ilk  gittiğinde, kumsalı  olmayan  denizin  kayalık  bölgelerindeki  sualtı  mağaralarına  dalmaya gelen  balıkadamlar  için  düzenlenmiş  pansiyona  yerleşmişti. asıl  işleri  tarım  olan  bakkal  ve  kahveciyi  saymazsak, çiftçiliğin  dışında para  kazanılan  tek  farklı  alan,  bu  pansiyondu. sahibi  emekli  bir  ilkokul  öğretmeniydi. emekli  olmadan  önceki  son  üç  yılını  burada  geçirmiş ve emekli  parasıyla da  pansiyonun  olduğu  binayı  alarak  buraya  yerleşmişti. balıkadamların dışında  ilk  müşterisi  oydu.  ondan  hoşlanmıştı  ve  en  iyi  odasını  verdi. uzunca  bir  süre,  içine  deniz  kokusu  sinmiş  o  odada  kaldı  ve  sürekli  okudu. gelirken  getirdiği  kitaplar  bittiğinde de  yazmaya  başlamıştı. sık  sık  önceki  yazmalarını  anımsıyor;  ancak,   lise  ikinci  sınıfın  sonrasında  neler  yazdığını  bir  türlü  çözemiyordu.                               

          köylüler ona  kuşkuyla  bakıyor  ve  pek  fazla  yaklaşmıyordu. altmışlı  yıllarda  yaşanmış,  şu  anda  efsaneleşmeye   başlamış  öyküler  vardı  kafalarında. sorular  soruyor  ve  anlamaya  çalışıyorlardı. neydi,  kimdi,  neden  buralardaydı...  sonra  cevapları  buluyorlar  ve  inanıyorlardı.

           aradığı  her şey  burada  vardı.  aslında  bir  beklentisi de  yoktu.  ama  ona  öyle  geliyordu. pansiyoncudan  başka  kimseyle  ilişki  kuramamıştı. insanlarla  arasında  bir şey  vardı  ve  bunu  çözemiyordu. pansiyoncuyla  zaman  zaman  güncel  sohbetler  yapıyor; ancak, bu  sohbetler çoğu  kez  sadece  pansiyoncunun  anlatılarıyla  geçiyordu. 

 

                        xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx      

 

       döndüğünde, evden   inanılmaz  baskı  görmeye  başlamıştı. annesi  sürekli  ağlıyor,  babası da  sürekli  bağırıyordu.   hayat  şartları  giderek  güçleşiyordu. ülkenin  ekonomik  durumu  son  derece  bozuktu  ve  bu  evlere fazlasıyla  yansıyordu. yaşananlar  olmuştu,  yapabilecek bir  şey  yoktu.  bundan  sonra  yaşanacakların  önüne  geçebilmek  ve  eve  katkıda  bulunabilmek  için  yeniden  tablasını  simit  ve  poğaçayla  doldurup  akşamları  kahveleri  dolaşmaya  başladı.

        ismetpaşa  bambaşka  bir  kimliğe  bürünmüş,  aynı  türden  ancak  farklı  düşünen  gruplar  tarafından  paylaşılmıştı. eskilerden  pek  kimse  kalmamıştı. yerleşik  olanlar bile  ankara’nın  farklı  semtlerini  tanımak  için  sürekli  turistik  amaçlı olduğu söylenen,  gezilere  çıkıyorlar  ve  uzun  süre  mahalleye  uğramıyorlardı.

       gündüz  okula  gidiyor,  akşamları  simit  poğaça  satıyordu. okuldaki  arkadaşlarıyla  daha az  görüşür  olmuştu. onları  özlemişti,  küçük  çarşıdaki çay  ocağına  çok  az  gidebiliyordu. 

      dersleri  oldukça  iyiydi.  hem  bu  yüzden  hem de  edindiği  yeni  kimlik  nedeniyle  arkadaşları  arasında  aranır  olmuştu. şubat  tatili,  güzel  karne  nedeni  ile  oldukça  iyi  geçti.  sürekli  mahalledeydi  ve  arkadaşlarıyla  uzun uzun birlikte  oluyordu. karne  evle  ilişkilerine   yeni  bir  boyut  getirmiş  ve  normalleştirmişti.

            bir gün dernekten,  arkadaşlarıyla  birlikte  başka  bir  semte  gitmeleri  istendi.  hiç  düşünmeden  yola  koyuldular.  bir  fabrikada  grev  vardı  ve  işçilerin  korunması  gerekiyordu.  o  günden  sonra  dokuz  gün  boyunca  fabrikaya  gittiler  ve  işçileri  korudular.  orada yaşadıkları  çok  farklıydı, işçilerle  sohbet  ediyorlardı  ve  yeni  birçok  şey  öğreniyordu.  öğlenleri  simit  yiyip  ayran  içiyor, halay  çekip  marşlar  söylüyorlardı. o  hiç  tanımadığı,  duymadığı  türkülerin  hepsini  öğrenmişti. önceleri  duyduğunda  irkiliyordu, şimdilerde  söylerken  irkilmeye  başlamıştı.

             dokuzuncu  gün öğleyin  tam  simitlerini  yemeye  başlamışlardaki  polis  etrafı  çevirdi   ve  hepsini  gözaltına  aldı. durum  oldukça  ciddiydi, bir  önceki  gün  fabrikanın  müdürü  öldüresiye  dövülmüştü. hiç  ilgisi  yoktu  ama,  o da  suçlanıyordu.  kimseye  bir  şey  anlatamadı, ancak  artık  deneyimliydi. başına  gelecek  her şeyi  biliyordu.  sadece  ilk  geldiğinde  kaldığı  hücrede  kalmak  istiyordu.  yine de kimseye  bir şey  söyleyemedi.

              bildik  şeylerin  yaşandığı  onüçüncü  gün  müdürü  dövenler  yakalanmıştı  ve  mahkemeye  çıkmadan salıverildiler.  okullar  açılalı  bir  hafta  olmuştu.  önce  okula  gitmeye  karar  verdi,  ayakları  onu  çay  ocağına  götürdü.  herkes  oradaydı  ve  onu  konuşuyorlardı.  çok  sıcak  bir  karşılama  oldu,  çaylar  söylendi  ve  uzun  uzun  yaşananlar  konuşuldu.

          hava  kararıyordu,  ayrıldılar.  okul  ile  ismetpaşa  arasında  tehlikeli  yerler  olduğu  için  yolu  uzatarak  yürümeye  başladı.  evde  yaşanacakların  sıkıntısı  sarmıştı;  annesine,  özellikle de  babasına  ne söyleyeceğini  düşünüyordu.  problem  büyüktü  ve  yapabileceği  hiçbir  şey  yoktu. eve  gitmek istemiyordu.  durdu  ve  yeniden  yolunu  değiştirdi.

 

                         xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx   

           

                   odasındaki  masasında  oturmuş  yazarken kapı  çalındı.  gelen  pansiyoncuydu  ve  jandarmanın  onu  istediğini  söylüyordu. içi  ürperdi.  neden  bilmiyordu,  ama  jandarma  sözcük  ve  obje  olarak  ona  kötü  şeyler yaşatıyordu.  çıktı.  bir  astsubay  ve  yedi  er  pansiyonun  önünde  bekliyordu.  çok  naziklerdi,  kimlik  sordular,  astsubay  uzun  uzun  kimliğini  inceledikten  sonra,  kendileri ile  gelmesini  istedi.

               gittikleri  karakol,  büyük  olasılıkla  rumlardan  kalma  iki  katlı,  taş  bir  binaydı ve ağır bir tütün kokusu vardı………….rutubeti bastıran…..girişteki geniş holdeki, tahtadan yapılmış, ziraat bankası bankına oturtuldu …….

 

                         xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx      

 

             her zaman, uzun yol’un dışkapı tarafından girip; mahalleyi boydan boya kat ederek eve ulaşırdı. ismet paşa….. bendderesi, hıdılırlık tepe, dışkapı, ulus arasında büyükçe bir adaydı ve yolu uzatmak adına son derece riskli olan  dışkapı-ulus arasındaki bulvara saptı. Yıba çarşısını geçtikten sonra roma hamamları’nın karşısındaki dar ve karanlık yoldan mahalleye girdi. Ortalık çok sessizdi….irkildi…hiç böyle olmamıştı daha önce..silkindi ve kendine gelmeye çalıştı…adımlarını hızlandırarak, hemen bakkalın önüne çıktı…..hiç kimse yoktu. hemen tepeye koştu. o hep toplandıkları yere geldiğinde…herkes oradaydı ve derin bir sessizlik vardı….sigaralar sıkça, uzun uzun çekiliyordu…ve yüzler dumandan seçilmiyordu…..yavaşça geçip bir kenara çöktü…..anlam veremiyordu…soramıyordu…. 

 

                         xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx      

 

           alt kattan çığlık sesleri geliyordu…..çok derin ve acılı…

 

                        xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx      

 

           dernek başkanı öldürülmüştü…….koşarak, elinde oldukça büyük bir paketle daha önce hiç görmediği biri geldi.ortalık hareketlendi….paket açıldı ve içerisinden meşaleler çıktı…..büyük bir hızla dağıtım yapıldı meşaleler yakıldı ve sloganlar atılarak yürüyüş başladı….tepeden kahveler bölgesine inildi……dolmuş yolu trafiğe kapatıldı ve and içildi…. güneşi zapt etmeyi hiç anlayamamıştı…
 

                        xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx      

 

       hiç kimse umursamıyordu……oysa o kadar yakındı ki ses…..ne olduğunu anlamaya çalıştı uzunca bir süre……sanki herkes sağırdı……..hiç tepki yoktu…….. 

 

                        xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx   

   

      hareket uzunyol’dan dışkapı’ya yöneldi…….sokaklar bomboştu…… 

 

                        xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx  

    

     hızlıca düşünmeye başladı…..bankın yanındaki küçük sehpada……içinde kırmızı bir balık olan ve kırmızı suyla dolu bir fanus vardı……çevresine bakındı…yavaşça itiverdi….büyük bir gürültüyle kırılan fanustan kırmızı su yayıldı holün tabanına……

     kimse dönüp bakmadı……………….. 

 

                        xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx  

    

    eline, içinde kırmızı boya olan bir teneke ve bir fırça tutuşturdular aceleyle….sokak iki taraflı olarak, yazılarla donatılıyordu…..insan seliyle birlikte………. 

 

                        xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx  

    

  ansızın, rüyasını anımsadı…………… daha önce hiç görmediği bir köyün delisiydi…….

                        xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx  

    

 hamamın köşesine gelmişlerdi……….. yağmur başlamıştı….

 

                        xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx     

 

 yağmur yağıyordu ve ıslanmıştı…….bir patlama sesi duydu…... 

 

                         xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx      

 

    bir patlama sesi duydu………………asvalt, dışkapı yönünde gökyüzüyle birleşerek bir karaltı oluşturuyordu…….ıslandı yanağı………

                                              

                                                            Aralık/2006  ege altun

 

 

      şu an yanındayım

      bir tohum atmaya geldim

      sen

      olunca

      gübresi toprağın……

      bir başka açar çiçek..

      bir başka kokar,

      kaplar….evreni…

      türkiye’den başlayıp………..

 

      hani o gün….

      anımsıyormusun….

      yağmurun ıslattığı caddelerde

      sokak lambalarının aydınlığında

      bir başına

      altı çukurlaşmış gözlerini

      bir noktaya dikmiş

      yakın ayaklarınla

      su birikintilerine

      bata çıka yürüyordun………

      ara sıra çakan şimşeğin

      ışımalarında,

      yüzün……..

      yaşlı ve yorgundu……..

      o gün,

      sanki korku filmlerinden

      bir sahne gibiydi……..

      halk düşmanları var ya…..

      itilmiş…toplum dışına…..

      ya da bir belgesel….

      hani,

      saati gelen filin yürüyüşü….

      içgüdüsel izlerle…..

      işte…..öyle bir şey…..

      yağmurun sesine karıştı….kurşun

      şavkı, sesten önceydi…..

      sarsıldı kalabalık….

      kaskatı kesildiğinde

      gerildi hatların….

      sert çizgiler belirdi yüzünde….

      bir yağmur damlası süzüldü

      en derininden…..

      gözlerin…..

      gözlerin, ikinci kuşunu bekler gibiydi

      rastladığında bana,

      bakışlarındaki çocuk….

 

      umut vardı….yüzünde

      düşerken sen…

      minik bir tebessümle karışık….

      hani…

      bir deyiş vardır….ozanın yüreğinde

      “ bir gider

        bin geliriz “

      işte…..öyle bir şey…..

 

      düştün….

      sarsarak yeri göğü…..

      bir ben duydum…

      ben gördüm………..

      seninle doldu

      su birikintisi…..

      kızardı….kıpkırmızı…

      sanki taşıyamayacaktı,

      bu utancı,

      daha fazla……..

      en çok acıyı su duydu…..

      ağladı…..

      işte….öyle bir şey……….

 

      her yağmur yağdığında

      atlarım üzerlerinden

      bir damla yaş bırakıp…..benden….

      hepsi bilir,

      normal bir ölüm olduğunu

      seninkinin…..

      yada….öyle bir şey……….

 

                   07/03/1985 ege altun

 

 

 öyküler

 

 

 

canada goose homme parajumpers solde doudoune moncler timberland femme ugg suisse doudoune moncler femme timberland homme ugg australia parajumpers femme moncler soldes canada goose solde moncler femme canada goose femme timberland suisse moncler homme parajumpers homme doudoune canada goose pas cher canada goose doudoune pas cher ugg pas cher in nederland hvor kjøpe generisk cialis på nett i Norge
timberland heren schoenen parajumper jas canada goose bomber canada goose jas timberland nederland woolrich arctic parka canada goose camo moncler nederland uggs dames sale parajumpers sale woolrich parka barbour jas barbour wax parajumpers jas woolrich jas dames uggs laarzen moncler jas parajumpers ugo man
woolrich parka woolrich parka dames timberland shoes barbour jas parajumpers outlet peuterey jas moncler jassen heren parajumpers sale timberland boots canada goose jas moncler jas barbour outlet uggs sale peuterey dames peuterey jassen woolrich arctic parka in nederland hvor kjøpe generisk cialis på nett i Norge
viagra Levitra Soft Tabs Kamagra Fizzy Tabs Acquistare Viagra Soft Tabs Viagra Generic Test Pacchetti Originale Acquistare Levitra Strips Il brevetto Viagra Cialis e Super Kamagra Acquistare Cialis Strips Viagra Pastiglie Viagra e Disfunzione Erettile priligy dapoxetina generico Kamagra 100 Cialis online Levitra Generico Domande e Risposte sul Viagra Test pacchetti Propecia generico Acquistare Cialis Soft Tabs Viagra e generici Levitra Cialis Generico Lovegra Super Kamagra Viagra femminile Acquistare Test Pacchetto Generico LIDA Dai dai hua Cialis Pastiglie Acquistare Super Kamagra Cialis Generico Viagra online
chaquetas moncler moncler mujer barbour mujer louis vuitton madrid gafas de sol ray ban baratas abercrombie barcelona bolsos michael kors gafas de sol oakley baratas barbour hombre botas ugg rebajas oakley frogskins cinturones louis vuitton woolrich madrid moncler barcelona oakley frogskins baratas parajumpers madrid polo lacoste ghd baratas air max 90 blancas zapatos mbt nike huarache blancas